Sunday, 14 October 2012

Ekim 2012 T24 söyleşisi: Birinci Bölüm


Sibel Yerdeniz T24 Blog









Prof. Tarhan: Büyümeyi yavaşlatma hükümetin bilinçli vermediği bir karar

Prof. Dr. Vefa Tarhan


Bu yazıyı şu link'ten okuyabilirsiniz:


(DEVAM EDECEK)




















 

 

 

 

 



Ekim 2012 T24 söyleşisi: Ikinci Bölüm

 
 
Sibel Yerdeniz T24 Blog

Prof. Tarhan: Bireylerin kredileri ödeyememesi, ekonomide büyük tehlike yaratacak

Prof. Dr. Vefa Tarhan

Bu yazıyı şu link'ten okuyabilirsiniz:


 










Saturday, 29 September 2012

T24 Söyleşisi: AKP ekonomi politikaları bir illlüzyon gösterisi


Sibel Yerdeniz Blog

Prof. Vefa Tarhan: AKP ekonomi politikaları bir illüzyon gösterisi!

21.08.2012 25 yorum


European Economic Association tarafından dünyanın en önemli 1000 ekonomisti arasında 107. sırada gösterilen Prof. Dr. Vefa Tarhan 1967’de mezun olduğu Darüşşafaka’dan sonra Boğaziçi Üniversitesi’nde ekonomi okudu. Fulbright bursuyla gittiği University of California’dan ekonomi doktorasını aldı. 1990-1999 yılları arasında Loyola University Chicago’nun finans bölümü başkanlığını yaptı. 1999’da, aynı üniversitede ‘Ralph Marotta Chair Professor of Finance’ kürsüsüne seçildi. 1988-1990, 1997-1999 ve 2008-2010 senelerinde Northwestern Üniversitesi’nin Kellogg Graduate School of Management bölümünde ‘Visiting Professor’ olarak görev aldı. Ayrıca Türkiye Forbes’da köşe yazarlığı yaptı.
Hayatına doktora için gittiği ABD’de yön vermesine karşın zamanının önemli bölümünü Türkiye’nin ekonomik sorunlarının çözümüne ayıran Tarhan, Haziran 2011’de Kemal Kılıçdaroğlu’nun ekonomi danışmanlığını üstlendi. Nisan 2012’de ise kendi isteğiyle bu görevden ayrıldı. Kamuoyunda geniş yankı uyandıran istifa tartışmalarından dört ay kadar sonra CHP, AKP ve ekonomi politikaları üstüne konuştuk:
Haziran 2011 ile Nisan 2012 tarihleri arasında 9 ay kadar Kemal Kılıçdaroğlu’na ekonomi danışmanlığı yaptınız ve “Ekonomi ile ilgili analiz, eleştiri ve önerilerim CHP tarafından beğenilse de yeterince kullanılmıyor, bu durumda, bu pozisyonu işgal etmemin hiçbir anlamı yok” diyerek istifa ettiniz. İstifanız basında çok yankı buldu ve bir söyleşinizde “Şu anda olaya çok yakınım ve nedenlerini bilimsel olarak tahlil edemiyorum” diyerek fazlaca detaya girmediniz. Daha sonra sözlerinizin medyada çarpıtıldığını da okuduk. Şimdi aradan 4 ay geçtikten sonra bütün bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Aslında istifam konusunda birbirine bağlı iki neden vardı. Yeterince kullanılmadığı doğru ve bu beni rahatsız etti. Kamuoyunda CHP’nin ‘ekonomi’ konusunda zayıf olduğu ve bunun üstüne yeterince eğilmediği izlenimi vardı. O yüzden bizzat Kılıçdaroğlu’na danışmanlık yaparak bu eksikliğin giderilmesinde katkım olacağını düşünmüştüm. Kendilerine, ekonomi konusunda çözüm önerilerini de içeren çok sayıda rapor hazırladım. Bir nedeni bunların kullanılmaması.
Diğer neden de benim bu görevi üstlenmemle kamuoyunda oluşan olumlu tepkinin ve beklentinin altında ezilmek istemememdi. Çünkü böyle bir pozisyon üstlendiğinizde size belirli bir süre verirler “bakalım ne olacak” diye. Raporlarım kullanılmadığı için “Vefa Tarhan’ın CHP’ye katkısı olmadı” diye düşünülecek olması benim üzerimde baskı ve stres oluştumaya başlamıştı. CHP’nin tutumunun değişmeyeceğine ve çalışmalarımın yerinde ve zamanında kullanılmayacağına ikna olduğum zaman da istifa etmeye karar verdim.
Basında çıkan ve sizin de ‘çarpıtıldığını’ söylediğiniz haberlerden sonra CHP’de size karşı bir kırgınlık oluştu mu? Ya da siz CHP’ye kırgın mısınız? Sayın Kemal Kılıçdaroğlu ile ya da CHP grubu ile ilişkiniz devam ediyor mu?
Benim ilişkim zaten doğrudan Sayın Kılıçdaroğlu ile idi. Ben, kendisinin özel danışmanlığını yapıyordum. Eskisi kadar sık olmasa da temasımız devam ediyor. Zaman zaman önemli gördüğüm konularda kendisine görüşlerimi yollamaktayım. Nitekim, daha birkaç gün önce bir rapor yolladım kendisine. İstifa sonrasında da geçen ay Ankara’da uzun bir görüşmemiz oldu. Yani aramızda herhangi bir kırgınlık yok. Benim bu göreve talip olma amacım, uzman olduğum bir alanda ülkeme katkı sunmaktı. Bunu da ancak benim politik felsefemi temsil eden CHP aracılığıyla yapmam mümkündü. Sayın Kılıçdaroğu çok dürüst, etik seviyesi çok yüksek ve son derece iyi bir insan. Karşılıklı olarak temasımızın devam etmemesi için bir neden göremiyoruz.
Ahmet Altan, 17 Ağustus tarihli yazısında “Akıllı biri bana, ekonomisi bu kadar iyi giden, ekonomik verileri neredeyse mucizevî parıltılar gösteren, bütün ülkeler işsizlikten kırılırken işsizliği azaltan bir ülkenin, neden siyaseten bir iğneli fıçının içinde yaşamak zorunda olduğunu anlatsın. Bütün dünya ekonomik bir kaosun içinde çalkalanırken biz bir ‘cennet adası’ gibi huzurla yolumuza devam edebilecekken neden böylesine faşizan bir baskıyla ve bütün ülkeyi yaralayan gerginliklerle yaşamak zorundayız?” diye bir tespitte bulunuyordu.
Gerçekten de Türkiye ekonomisi bu kadar iyi mi gidiyor? Siz, CHP’den ayrıldığınız dönemde “Özellikle ekonominin sağlıksız büyümesi ile ilgili ciddi endişelerim var” demiştiniz ve giderek artan ‘cari açık’ sorununa dikkat çekmiştiniz?
Ekonominin bu şekilde görülmesinde belki de Sayın Babacan’ın MBA diplomasını ‘pazarlama’ konusunda almasının etkisi var! Ekonomi konusunda başarılı olduklarını iddia edemem ama ‘olumlu’ izlenim yaratma konusunda başarılı oldukları kesin.
Türkiye’nin ekonomi konusunda bir takım kronik problemleri var. Bunların en başında cari açık geliyor. Ayrıca, işsizlik, kayıt dışı ekonominin boyutu, dış finansman bulma konusunda sağlıklı iki kaynağı temsil eden net doğrudan yatırımlar ve iç tasarruf konularıdaki başarısızlık, vergi sisteminin (en azından dolaylı/dolaysız kompozisyonu açısından) çarpıklığı, sermaye piyasalarının cılızlığı, vs.
Bunlara ek olarak, son 9 yılda ortaya çıkan problemler var: Portföy yatırımlarının, yani sıcak paranın İMKB'deki hakimiyeti (hisse senetlerinin yüzde 62'sine sahipler), özel sektörün döviz borcu, büyümenin yüksek ancak sürdürülemeyecek bir hızda olması gibi. (Bu problemleri ilerideki söyleşilerimizde detaylı olarak tartışabiliriz.)
Cari açığın ana kaynağı ekonominin büyüme hızı. Hem “çok hızlı büyüyen” ülkeyim diyerek prim yapacaksın hem de bu hızlı büyüme günün sonunda ‘cari açık’ verecek ve bu açığı kapatma konusunda zorlanacaksın. Bunun bedeli ağır olur; bu bedeli kim ödeyecek? AKP iktidarı, “cari açığımızın nedeni enerji ithalimiz” savunması yapıyor. Enerji ithalatı cari açığin en önemli kalemi, bu doğru. Ancak, benim yaptığım hesaplar, 2003-2011 arasında enerji ithalatı sıfır bile olsa, iki münferit yıl dışında ekonominin yine de cari açığı olacağı yönünde. Suçu enerji ithalatına yüklemek iyi bir halkla ilişkiler stratejisi olabilir, ancak enerji dışındaki sorunları hasıraltı ederek, cari açık problemimizi çözemeyiz.
Hızlı büyümenin cari açığı tetiklediğinden bahsettiniz. Ama büyüme aynı zamanda bütçe açığının ve kamu borcunun düşük olmasından, yani mali disiplinin sağlıklı olmasından kaynaklanmaz mı?
Haklısınız. Gönül isterki ‘büyüme'nin hem cari açığa, hem de mali disipline olumlu etkisi olsun. Ancak maalesef ekonomimizde büyüme bu iki makro ekonomik değişkende bir takası içeriyor: Büyüme hızı ne kadar yüksek olursa, ihracat ithalatı karşılayamadığı ve bu tablo giderek kötüleştiği için cari açık da o derecede yüksek oluyor.
Ekonominin büyümesi ‘iç talep kaynaklı’ olduğu için toplam vergi gelirlerinde ‘dolaylı’ vergilerin payı yüzde 70. AB ülkelerinde bu oran tam tersi. Bu da vergi tahsilatlarında artışı tetikleyerek, bütçe açığının düşük ve bu açığın finansmanı için gereken kamu borcu ihtiyacının da az olması sonucunu doğuruyor. Yani çok övünülen 'mali disiplin' bu konudaki aktif bir politikanın değil, vergi sistemi ve büyümenin niteliğinin bir ürünü.
Kaldı ki mali disiplin 'başarısının' yükünü, regresif niteliği olan dolaylı vergiler aracılığıyla, düşük gelirli vatandaşlar taşımış oluyor.
O zaman, özellikle Avro bölgesinde yaşanılan problemlerin yarattığı küresel belirsizlikler nedeniyle büyüme hızında bir düşüş yaşanması cari açık açısından iyi ama mali disiplin yönünden olumsuz bir durumumu temsil ediyor?
Evet, bahsettiğiniz nedenle 2011'de yüzde 8.5 olan ekonominin büyüme hızının 2012'de yüzde 4 civarında olacağı tahmin ediliyor. Bu yıl için dış finansman ihtiyacımızdan bahsederken 2011'de 77.2 milyar dolar olan cari açığın, 2012'de 60 milyar dolar civarında olacağını tahmin ediyorum.
Buna, vadesi gelen ve ödemek zorunda olduğumuz 140 milyarlık döviz borcumuzu da eklediğimizde 2012 dış finansman ihtiyacımız 200 milyar dolar civarında olacak. Bu da bir ‘rekor’ ama Yunanistan’ın durumuna düşmek istemiyorsak bunu ödemek zorundayız.

‘Almanya'nın yüzde 81 borç oranı Türkiye’nin yüzde 40 borç oranından daha düşük!’

Yani, ileriye dönük olarak ekonomideki en önemli kırılganlığının dış finansman bulma konusunda yaşanacağınımı düşünüyorsunuz?
Kesinlikle. Öte yandan yılın ilk 6 ayında, mali affın yarattığı ek vergi kaynağına rağmen bütçe açığı 6.7 milyar dolar olarak gerçekleşti. Yılın son 6 ayında, çeşitli nedenlerle bütçe açığının artması ve buna paralel olarak da şu anda yüzde 40 olan Kamu Borcu/GSYH oranının da yükseleceğini düşünüyorum.
Bu arada ülkenin kamu borç oranı hakkında halkta yaratılan yanlış bir izlemi düzeltmek isterim. Borç oranımızın düşük olması sık sık bir başarı göstergesi olarak kullanmakta. Bu görüş ülkemizde yüzde 40 olan oranın, gelişmiş ülke borç oranlarından düşük olmasından kaynaklanıyor. Ancak karşılaştırmayı bizim gibi 'yüksek gelirli gelişmekte olan' ülkeler sınıfında yaptığımızda, borç oranımızın bu kategorideki ülkelerin ortalamasına yakın olduğunu görürüz.
Ekonomik verilerimizi işimize geldiğinde gelişmekte olan ülkelerle; veriler bizim lehimize olacaksa gelişmiş ülkelerle karşılaştıramayız. Bu, problemlerin teşhisini engelleyen istikrarsız bir tutum.
Ben şunu iddia ediyorum: Almanya'nın yüzde 81 olan borç oranı Türkiye’nin yüzde 40 olan borç oranından daha düşük! İsteyen varsa bunun hesabını bir dahaki söyleşide yaparım.

‘Krizden çıkmamız zaman alacak’

Başbakan, Avro Bölgesi krizi için “2008'deki mortgage krizi ekonomimizi teğet geçecek demiştim, bu teğet bile geçmeyecek” diyor. Siz, ekonomistlerin ‘daha da derinleşip, yaygınlaşacağı’ tahmininde bulundukları bu ‘kapıdaki kriz’ hakkında ne düşünüyorsunuz?
Herşeyden önce mortgage krizinin ekonomize etkisi hakkındaki görüşünün doğru çıkmadığını belirtmek isterim. Krizin etkilerinin hissedildiği 2009 yılı AKP döneminde ekonominin daralmış olduğu tek yıl. Bu yılın büyüme hızı yüzde -4.7 olarak gerçekleşti. Aynı zamanda 2008’de yüzde 11 olan işsizlik oranı 2009’da yüzde 14’e yükseldi. Ancak, tüm yıl için geçerli olan bu rakamlar, yıl içinde çok daha kritik seviyelere ulaştı. Yani teğet geçmedi!
Geleceğe yönelik her tahmin, bilhassa yüzlerce değişkenin rol oynadığı ekonomi konusunu kapsadığında kolay bir iş değil. Buna rağmen, ben yine de bir tahminde bulunayım: Bu kriz, son krize kıyasla ekonomiyi daha derinden etkileyecek, daha da yaygın niteliği olacak ve krizden çıkmamız daha da uzun zaman alacak
Bu ‘karamsarlığınız’ ne gibi faktörlerden kaynaklanıyor?
Ana hatlarıyla üç neden var bu krizi bir öncekinden ayrıştıran.
Birincisi, Dünya Merkez Bankalarının (MB), bilhassa FED, Avrupa Merkez Bankası (AMB), İngiltere gibi gelişmiş ülke MB'lerinin, önceki krizin olumsuz etkilerini nötralize edebilecek çok sayıda silahı varken, bu krize cephaneleri tükenmiş olarak girecekler.
Son krizde kullandıkları en önemli politika aracı para politikası idi. Para politikası faizleri rekor seviyelere düşürebilmelerini mümkün kıldı. Ayrıca FED, Hazine ile birlikte problemli bankaları kurtarmaya yönelik çok büyük boyutlu programlar uyguladı. Bu durum, bir yandan finansal sistemi daha sağlıklı hale getirdi, faizlerin düşürülmesi ve finansal kuruluşların yeniden yapılandırılmaları, küresel finansal sistemi yoğun bakımdan çıkardı ve durumu stabilize etti.
Olası Avro kaynaklı krizde ise, tüfeklerindeki mermiler neredeyse tükenmiş olduğu için MB'lerin her iki cephe de yapabilecekleri fazla bir şey yok. Örneğin ABD hazine bonosu faiz verilerine bakıldığında faiz oranlarının çok düşük olduğu görülüyor: 2 Ağustos itibariyle 3 ay vadeli hazine bonosunun faizi,yüzde 0.04 (yani yüzde 1'in 25'te 1'i), 1 yıl vadeli faiz: yüzde 0.168 (yüzde 1'in 6'da 1'i) 5 yıllık vadeli: yüzde 0.608 ve 10 yıl vadeli faiz: yüzde 1.48. Almanya’nın 10 yıl vadeli tahvil faizi yüzde 1.25, İngiltere’nin ise %1.5
Durum böyle olduğuna göre MB'ler tüm pratik amaçlar için zaten ‘yüzde sıfır’ olan faizleri daha ne kadar düşürebilirler? Sonuç olarak, faizleri düşürme opsiyonları artık yok.
Diğer bir neden ise, faizleri daha da düşürmek mümkün olsa bile, şirketlerin reel sektör yatırımlarına sıcak bakmamaları; finansal yatırımcıların ise,bizim gibi riskli ülkelere para verme eğilimlerinin olmaması. Bir başka deyimle, küresel belirsizlikler nedeniyle riske olan iştahın neredeyse kurumuş olması. Nitekim ABD şirketleri hem rekor seviyede kâr etmekteler, hem de rekor miktarda nakit fazlaları var. Üstelik bankalar, kredi notu yüksek şirketlerin peşinde koşup, bu şirketelere borç almaları için neredeyse yalvarıyorlar. Tüm bu olumlu finansman koşullarına rağmen, bu şirketler yatırım yapmıyorlar. Tabii bunun nedeni faizlerin yüksek olması değil.
Finansal pazarlar notu yüksek şirketlere kısıtlamalar getirmediğine ve faizler çok düşük olduğuna göre, niçin bu şirketler yatırımlara sıcak bakmıyorlar?
Küresel belirsizlikler o kadar yüksek ki (örneğin Avro-sistemi her an çökebilir ya da kronik problemlere çözüm bulma süreci daha da uzayarak maliyetler artmaya devam edebilir) önlerini göremiyorlar. İki yıl sonra, dünyayı sarsacak bir resesyon ihtimali bu denli yüksekken, faizler ne kadar düşük olursa olsun, 20 yıl ömrü olacak bir fabrika kurmaya nasıl cesaret edebilirler?
Sonuç, kapıdaki krizin daha şiddetli olacağının bir başka nedeni de küresel belirsizliklerin varlığı ve bunun yarattığı endişeleri giderecek bir politika aracının olmaması.
İsterseniz, bu krizin olası etkilerini tartışmaya devam etmeden önce İstanbul Sanayi Odası'nın en büyük 500 şirketi inceleyerek (İSO 500) ekonomimizin durumunu değerlendiren çalışmasına bakalım. Geçen hafta açıklanan raporda, 2011 ile ilgili olumsuz izlenimler edindim. Örneğin rapor, her 4 şirketten birinin zarar ettiğini, 2010'a oranla kȃr marjlarının düşerek, şirketlerin kredi kullanım oranlarının arttığını, finansal giderlerde büyük bir artışın yaşanmış olduğunu vs. gösteriyor. Siz İSO’nun çektiği bu fotoğrafta neler görüyorsunuz?
Bahsettikleriniz ve diğer konularla ilgili bir kaç rakamsal veriyi vurgulamak isterim: 2007 yılına oranla 2011'de zarar eden şirket sayısı ikiye katlandı. 2010 oranlarına ilaveten 54 şirket daha zarar etti. 2010'da yüzde 7.6 olan net kȃr marjı 2011'de yüzde 5.6'ya düştü. Yüzde 26'lık bir düşüş, bu veri için büyük bir rakam.
Ayrıca, İSO 500 çalışması 2010'da bile sağlıksız olan şirketlerin sermaye yapılarının 2011'de daha da bozulmuş olduğunu gösteriyor.
ABD ve AB ülkeleri şirketleri çeşitli nedenlerle Türk şirketlerine kıyasla daha düşük iş riski taşıyorlar. Buna rağmen ABD şirketlerinin borç/özsermaye oranı yüzde 50, AB şirketlerinin yüzde 70 civarında iken, Türk şirketlerinde bu oran 2010'da bile yüzde 120 idi. 2011'de ise İSO çalışması, bu oranın yüzde 141'e ulaşmış olduğunu gösteriyor.
2010'a oranla şirketler finansman giderlerinin yüze 102.5 artmış olduğu da belirtiliyor.
İSO Başkanı Sayın Tanıl Küçük 2011 verilerini şu şekilde özetledi: "Sonuç parlak değil ve şirketlerin sermaye yapısı gittikçe borca bağımlı hale gelmekte."
İSO 2011 calışmasına ek olarak Ağustos başında 2011'in son 6 ayını, 2012'nin ilk 6 ayı ile karşılaştıran ‘Ekonomik Durum Tespit Anketi’ de yayımlandı. Hatırladığım kadarıyla bu rapor da 2011’deki olumsuz gidişatın devam ettiğini gösteriyor. Örneğin anket sonuçları, iç satışlarda sorun yaşayan şirketlerde artış olduğunu, ek olarak her üç şirketten ikisinin finansman bulmakta zorlandıklarını gösteriyor. Siz bu verileri nasıl yorumluyorsunuz?
Anket sonuçları 2012'nin ilk yarısında, 2011'in ikinci yarısına kıyasla iç ve dış satışlarda, siparişlerde ve istihdamda azalmaların yaşandığını gösteriyor. Ekonominin büyüme lokomotifi iç talep olduğu için, iç satışlarda hissedilen zayıflık büyüme konusu için önemli bir olumsuz gösterge.
Belirsizliklerin hakim olduğu küresel finansman ortamında, Türk şirketlerinin finansman konusunda sıkıntı çekmeleri şaşırtıcı değil.
Rapor, 2012’nin ilk yarı verileri ve ikinci yarı ile ilgili tahminler konusunda iç açıcı olmayan bir tablo çiziyor. Örneğin geçen senenin anketi, şirketlerin yüzde 48.5'inin 2011'in ikinci yarısında yatırım yapmayı planladıklarını gösteriyordu. Bu yıl 2012'nin ikinci yarısında yatırım planlayan şirketlerin yüzde 41'e düşmüş oldukları görülüyor. Ayrıca, 2011'in ilk yarısında şirketlerin yüzde 47'si yatırım yapmadıklarını belirtirken, 2012'nin ilk yarısında şirketlerin yüzde 58'i yatırım yapmamış olduklarını açıklamış...

‘Hükümete puan vermekte zorlanıyorum’

Bizde son krizin etkileri sadece reel sektörde izlenmişti. Finansal sektörü etkilememişti. Sizce, bir kriz yaşadığımızda bankacılık sektörü yine kendini koruyabilecek mi?
Finansal sektörün son krizden etkilenmemiş olduğu konusunda haklısınız. Ekonomi yöneticileri de bu gerçeği tekrarlayıp, bu konudaki başarılarıyla sık sık övünmekteler. Ancak, ben bu konuda hükümete puan vermekte zorlanıyorum, çünkü bu sonucu iki faktöre borçluyuz:
İlki, Kemal Derviş döneminde sağlıksız bankaların tasfiye edilip, kalanlara da sermaye oranlarının yüksek tutulması koşulunun getirilmesi. Diğeri ise Türk bankalarının, batı bankalarının yatırım yaptığı ‘esotorik türev ürünleri’ içeren işlemlere girmemesi ama bu hükümetin bir öngörüsü değil, bankaların kendilerinin almış oldukları bir karardı.
Bence bahsettiğimiz olası kriz reel sektörün yanında finansal sektörü de yakından etkileyecek. Bunun da birkaç önemli göstergesi var. Tüketici kredilerinin çığ gibi büyümekte olduğunu biliyoruz. Geçen yılın tümünde bireysel borçlarını ödemeyenlerin sayısı 538 bin iken 2012'nin sadece ilk yarısında bu rakam geçen yılın toplamını geçerek 580 bin’e ulaşmış.
Türkiye'de kredi kullanımı, özel sektörde de, bireysel krediler olarak da yüksek ve tehlikeli seviyelerde. Kamu sektörü borcu ise sanıldıği kadar düşük değil, üstelik yavaşlama nedeniyle daha da artması beklenmeli.
Bir ülkenin bireysel, kurumsal, hazine seviyesinin her üçünde de yüksek seviyede borç kullanmakta olması olası bir krizin olumsuz etkilerinin önüne konulmuş bir büyüteçi temsil eder, yani olası bir krizin şiddetini arttırır.
Sizin çok sık kullandığınız bir terim var, AKP ekonomi politikaları için ‘İstatistiki Şehir Efsaneleri’ terimini kullanıyorsunuz, bununla ne kastediyorsunuz?
Buna “Doğru verileri kullanarak yanıltıcı birizlenim bırakma sanatı” diyebiliriz. Yani verilen rakamlar doğru, ancak o rakamların altındaki gerçeği anlatmamakla ya da verilen rakamlarla birlikte okunması gereken başka rakamları vermemekle, yanlış izlenim yaratmak; kısacası halkı yanıltmak.
Örneğin, ekonomiden sorumlu yöneticiler ve başbakan senelerdir kişi başına düşen milli gelirin 3 kat artmış olduğunu tekrarlıyorlar. Ancak bu bilgi yanlış, en azından yanıltıcı. Ama kimse çıkıp bu yanlışı açıklamıyor.

‘Halkın gözü boyanıyor’

Hatırladığım kadarıyla 2002 de milli gelir 3 bin 500 dolardı, 2010 da ise 10 bin dolar olarak açıklanmıştı. Burada yanıltıcı olan ne?
Söylediğiniz rakamlar gerçeğe yakın: 2002 sonunda 3 bin 516 dolar iken, 2010'nun sonunda 10 bin 068 dolar oldu, yani 2.86 kat arttı. (Dostlar arasında 0.14 kat'ın lȃfı olmayacağı için, ben 3 kat rakamını kabul edeceğim). Ancak 2011 öncesi TL aşırı değerli olduğu için bu kur oyunundan kaynaklanan sanal bir durumu temsil ediyor.
Yani bu sonuç, sokaktaki vatandaşın satın alma gücünün 3 kat artmış olduğu anlamına gelmiyor. 3 katlık artış ancak geliri TL bazlı, harcamaları ise dolar bazında olan kimseler için geçerli. Türkiye’de böyle kaç kişi var? Eğer sokaktaki vatandaşın geliri üzerinden konuşacaksak, enflasyondan arındırılmış, sabit fiyatlarla ve TL olarak hesap yapmamız gerekiyor. Bunu yaptığımızda, söz konusu 8 yıl içinde toplamda yalnızca yüzde 32 artmış olduğunu görürüz.
Ama, 'istatiki şehir efsanesi" yöntemiyle, 3 kat artmış olduğunu iddia ederek, halkın gözünü boyamaktan çekinmiyorlar.
İhracatta sürekli artış olduğuna dair haberler de var. Bu çok olumlu değil mi? Basında sürekli kırılan rekorlardan bahsediliyor.
Evet ama bu da başka bir şehir efsanesi. Mesela, 2010 yılı ihracatımız 120 milyar dolar iken 2011'de rekor bir miktarı temsil eden143 milyar dolara yükseldi. Biz medyada ihracatın yüzde 20 artarak yeni bir rekor kırdığını okuyoruz.
Ancak, bu iki yılda gerçekleşen ithalatın ne kadar olduğundan bahsedilmiyor. (Konuyla ilgilenenler, TCMB'nin 'Ödemeler Dengesi' tablosundan, bu ve coksayılı istatiklere ulaşabilirler). Nitekim, bunu yaptığımızda, 2010'da 177 milyar dolar olan ithalatın, 2011 yılında yüzde 31 artarak 252 milyara ulaşmış olduğunu görürüz. Bu demek oluyor ki ithalat-ihracat farkı, yani dış ticaret açığımız 2010'da 56 milyar dolar iken 2011'de 84 milyar dolara çıkarak yüzde 49'lık bir artış kaydetmiş.
Bu durumda, 2010'na kıyasla, bulmaları gereken 28 milyar dolarlık ek finansmanı hangi kaynaklardan finanse edecekleri konusunda problem yaşamış olmalılar.
Basından takip ettiğimiz kadarıyla 2012 Mart ayında 91 milyar dolar olan Merkez Bankası rezervleri Haziran’da 96 milyar dolara, Ağustos başında da 103 milyaradolara yükselmiş. Yani, bu kadar kısa sürede yüzde 13 artmış. Bu bilgiler ışığında neden endişelenelim?
Malesef bu da şehir efsanesi. Verdikleri rakamlar brüt rezervler. Önemli olan net rezervler. Manşetlerde görünen rakamlar TCMB'de mevcut ama bu rakamların tümü MB'ye ait olmadığı için, MB bu paranın hepsini harcayamaz. Çünkü MB'nin döviz yükümlülükleri de var; Türk ve yabancı bankaların, yurt dışında yerleşik olanların mevduatları v.s. gibi.
Yukardaki tarihlerdeki altın dahil net rezervler sırasısıyla 36.5 milyar, 36.6 milyar ve 37.7 milyar. Altın hariç net rezervler yine sırasıyla 25.3 milyar, 24.3 milyar ve 22.4 milyar.
Sonuç olarak, TCMB'nin rezerv seviyesi çok sıvı ve ileride sermaye pazarları daha da kötüye giderse, çok kısa zamanda tükenecek durumda. Eğer, geçen senenin ikinci yarısında olduğu gibi sermaye piyasalarından yeteri kadar döviz bulamazsak, bu rezervleri de eritme olasılığımız yüksek. O yüzden IMF’nin kapısını çok yakında yeniden çalabiliriz.

‘AKP’nin Türkiye Ekonomisi tam bir illüzyon gösterisi!’

Merkez Bankası ve medya niçin brüt rezerv rakamlarını manşet yaparak MB'nin yüksek miktarda rezervi olduğu izlenimini veriyor?
En başta sormuş olduğunuz “ekonomideki mucizevi parıltılar ve iyi gidişat” algısını ancak bu tür illüzyonlarla sağlayabildikleri için! Mesela dikkatimi çeken bir şey var. Eskiden net rezervleri ‘Merkez Bankası Para ve Banka İstatistik Raporu’nda yayımlarlardı. Birkaç hafta önce baktığımda, 2004'ten itibaren yayımladıkları net rezervlerle ilgili rakamların tamamını geriye dönük olarak silmiş olduklarını farkettim. Bu, benim gibi konuyla yakından ilgilenenlerin bunu hesaplayabilmesini engellemiyor elbette. Ama yine de bu verileri silmelerini ‘manidar’ buluyorum.
Merkez Bankası rezervlerinin 103 milyar dolarlık rekor bir seviyede olduğu yalnızca bir illüzyon. Zaten AKP’nin Türkiye Ekonomisi tam bir illüzyon gösterisi!

‘Türkiye’de durum iyiyse yabancı aptal şirketler neden yatırım yapmıyor?’

Doğrudan yatırımlar konusunda sınıfta kaldığımızı söylediniz. Ancak, Sayın Çağlayan geçen hafta “Doğrudan yatırımların sene sonuna kadar 20 milyar dolar olmasını beklediğini” açıklamıştı?
Böyle bir rakam tarihimiz de hiç olmadı. 2006-2007 yılında 19 milyara ulaşmıştı ama o zaman küresel koşullar çok iyiydi. Dünya ekonomisi ‘Lale Devri’ni yaşıyordu. Şimdi tam tersi.
Bu konuda yine yanıltıcı açıklamalarda bulunuyorlar. Birincisi Sayın Bakan sadece döviz girdilerini temsil eden verileri kullanıyor. Önemli olan döviz girdileri değil, net döviz girdileridir. Net Doğrudan Yatırımlar (NDY) 2011'in söz konusu ilk 6 ayında 5.459 milyar iken 2012'nin aynı döneminde 5.703 milyar olmuştur. 5.459 milyarın, 5.703 milyara yükselmiş olması NDY'deki artışın sadece yüzde 4.5 olduğunu gösteriyor. Yüzde 4.5 nerede, yüzde 21 nerede? Bir başka yanıltma egzersizi.
Aynı konudaki ikinci efsane ise,2003-2010 arasında dünyada yapılan doğrudan yatırımın yüzde 1’inin bile Türkiye’ye gelmemiş olması ile ilgili. Bu dönemde bu oran sadece yüzde 0.8 idi. Yani ‘küresel doğrudan yatırımlar’ı bir pasta olarak düşünün (2007'de pastanın boyutu 2 trilyon dolar, 2011'de ise 1.5 trilyon dolardı). Bu pasta dilimlere kesilip, ülkelere dağıtılıyor. Bize bırakın ‘bir dilim’ pasta ayrılmasını, dilimler kesilirken oluşan kırıntıların bile çok ufak bir kısmı geliyor. Bu nedenle zaman zaman DY’de çok yüksek yüzdeli artışların olduğu şeklinde beyanatlar anlamsızdır.
Buna rağmen, bizim Başçı, Çağlayan, Babacan, Şimsek'ten oluşan ‘Devlet Musiki Korosu’ hep aynı şarkıyı söylüyorlar: "Biz dünyanın en istikrarlı ülkesiyiz, ekonomisi en iyi yönetilen ülkeyiz, potansiyelimiz çok yüksek!" Eğer öyleyse bu ‘aptal’ yabancı şirketler Türkiye’de neden yatırım yapmıyor? Üstelik, bizim ekonomi yöneticilerimiz bu nankör yabancılara ekonomiyle ilgili problemlerini 3 ayda çözme teklifi yapmalarına rağmen!
Sayın Çağlayan, yabancışirketleri Türkiye’ye yatırım yapmaya ikna etmek için dünyayı dolaşıyor. Bu konuda Japonları ikna edemediği için “Japonlar çok cimri,” diye açıklama bile yaptı. Bir ekonomi bakanının ülkesine, küresel koşullar nedeniyle yatırım yapmayan bir başka ülkenin bakanını ‘cimrilikle’ nitelendirmesi -cimrilik ülkeler arasında kullanılacak bir kavram değildir- çok enteresan.

‘Türkiye şımarık çocuk gibi’

S&P Türkiye’nin notunu ‘pozitif’ den ‘durağan’a çevirdiğinde de hükümetten son derece ‘duygusal’ tepkiler gelmişti. Siz bu ‘hassasiyet hali’ üstüne ne düşünüyorsunuz?
S&P gibi kurumlar hata yapmama konusunda hassastırlar. Kredi notu değişimine Türkiye’den başka hiç bir ülke gururu kırılan çocuk gibi kapris yapmaz. Spor Bakanı Suat Kılıç bile bununla ilgili ‘gocunarak’ beyan verdi. Hatta Başbakan “Kendi kredi notu değerlendirme şirketimizi kuracağız” diyor. Bunun bağımsız olması gerektiğini söylemeye gerek var mı? Bu komik bir şey. Bir de Sayın Şimşek şöyle dedi “Zaten kimse bu kuruluşları kale almıyor.” O zaman siz neden kale alıp bu kadar tepki gösteriyor ve gocunuyorsunuz?” diye sormak lazım. Ben takip ediyorum, yabancı basın bunları hayretle karşılıyor, açıkçası gülüyor. Aşırı hassasiyet hali. Ne diyelim.
 
 
http://t24.com.tr/yazi/prpf-vefa-tarhan-akp-ekonomi-politikalari-bir-illuzyon-gosterisi/5528






Etiketler:  sibel yerdeniz   vefa tarhan   akp   ekonomi 




        

 

Friday, 21 September 2012

TCMB Nobel Mükȃfatını Kazanacak Gibi Görünüyor






TCMB NOBEL MÜKAFATINI KAZANACAK GİBİ GÖRÜNÜYOR
Dün okuduğum bir haberi komik buldum. Konu Sn. Babacan'ın Londra'da yaptığı bir konuşmayı, dünyanın en saygı değer iş dünyası/ekonomi gazetesi olarak görülen, Wall Street Journal'ı (WSJ) ve Merkez Bankamızı (MB) kapsıyor. Herhalde duymuşsunuzdur; yabancı iş dünyası medyası, bilhassa son yıl MB'nin politikalarını duyunca, kafalarını kaşıyorlardı, çünkü bu politikalar 100 küsür yıldır uygulanan para politikaları açısından onlara makul ve mantıklı gelmiyordu. Örneğin Ağustos 2011'de Economist dergisinin oluşturduğu ekonomilerin sıcaklığı endeksinde Türkiye Arjantn'den sonra 2. sıradaydı. Böyle bir durumda geleneksel para politikası faizlerin yükseltilmesini öngörür. Ancak, TCMB faizleri yükseltilmek yerine düşürdü (bence büyük bir ihtimalle, her şeyden çok bu politika TCMB'nin belirlediği hedef %5.5 olmasına ragmen, enflasyonun yıl sonunda %10.5 olarak gerçekleşmesinden sorumluydu). Daha sonra MB kendisinin icat ettiği bir "faiz koridor politikası" uygulamaya başladı. Bu politika şöyle çalışıyor: Bir banka olarak diyelim MB'den 100 TL kredi almak istiyorsunuz. MB bu kredi için 2 faiz kullanabiliyor: taban faizi olan %5.75 ve tavan faizi olan %11.50 (2 gün önce bunu %10'a düşürdü). Ama, gün be gün, MB karar veriyor bu 100 TL'lik kredinin ne kadarını %5.75'den ne kadarını %11.50'den vereceğine. Aslında, 11.50'u 10'a düşürmesine rağmen, MB effektif faizleri düşürme yerine artırmış bile olabilir.  Tabii bunun gerçekleşmesi için bankalara sağladığı kredilerin (eskiden %11.5 olan, şimdi %10'a düşmüş olan) tavan faiz ağırlıklı oranını yeterli derecede yükseltmesi gerekir.
Ben bu örneği kullanarak tavan faizini düşürmüş olmasına rağmen, MB'nin 'gerçekte effektif faizleri yukseltmiş olduğunu' iddia etmiyorum. Vurgulamak istediğim nokta sadece, tavan faizindeki düşüşe rağmen effektif faizin düşüp düşmediğini, ve eğer effektif faiz değiştiyse, ne kadar değişmiş olduğunu  bilmediğimiz.  Nitekim, yıl boyu effektif faizin volatilitesi yüksek olmasına rağmen, tüm medya %5.75 ve %11.5'da değişiklik yapılmadığı gerekçesiyle yanlış olarak, "TCMB faizleri sabit tuttu" manşetini taşımaya devam etti. Aynı hata yine tekrarlanıyor: Tavan faizi düşürülmüş olduğu için tavan/taban kombinizasyonunun tavan faizi indirimi sonrası ne olacağı bilinmediği halde, Türkiyede herkes sevindi: tavan faizindeki 150 puanlık indirim tüm medyada "MB faizleri duşürdü" manşetiyle ilȃn edildi.
Tabii, 100 TL'nin ne kadarının hangi faizden verileceğini bilmedikleri için bankalar açısından koridor politikası önemli bir belirsizlik kaynağı oluşturmakta. Aynı zamanda tabii ki bankaların müşterileri olan şirketler de belirsizliğin hakim olduğu bir ortamda çalışmak zorunda kalıyor. Belirsizliğin ekonomi çapında bir maliyeti olmadığını kimse iddia edemez.  Bir banka her hangi bir gün MB kaynaklı kredisinin effektif maliyetinin ne olacağını bilmiyorsa, tabii ki kredi isteyen bir şirkete % kaçtan kredi vermesi konusunda vereceği kararda da güçlük çeker.
Belirsizliğe ek olarak koridor politikasının bir de şeffaflık problemi var. MB istenen kredileri ne gibi bir faiz kombinasyonuyla karşıladığını açıklamadığı için, effektif faizin ne olduğunu kimse kesin olarak bilemez. Örneğin Ocak 2012'de analistler rakamın %7.5 olduğunu "tahmin ediyorlardı".  Kasım 2011 civarında tahminleri %12 gibi yüksek bir seviyedeydi. Tavan faizinin %11.5'dan %10'a düşürülmesinden bir önceki haftada ise tahminleri %6.2 idi. Yukarda belirttiğim gibi effektif faiz böyle bir volatilite gösterirken medyanın verdiği izlenim, MB'nin faizleri değiştirmemiş olduğu şeklindeydi.
MB para politikası yöneticileri "koridor politikasının" MB'ye "esneklik" verdiğini söyleyip, bunun başka MB'lerce de kullanılması gerektiğini ima etmekteydiler. Tabii, diğer MB'ler TCMB kadar "kurnaz olmadıkları" için, önlerinde TCMB örneği olmasına rağmen bu politikayı uygulamamaya devam ettiler! Bunun nedeni de şu: Eğer "esneklik" madeni bir paranın "tura" tarafı ise, madeni paranın "para" yanı, bu politikanin ekonomide yeteri kadar belirsizlik yokmuş gibi, ek belirsizlik yaratması, ve bu belirsizliğin ekonomiye yüksek dereceli bir maliyeti olması.
Yabancı medya önce bu gibi politikalara "geleneksel olmayan", "unortodoks" gibi terimler kullanırken, daha sonra yaka silkmeye başlayıp, söz konusu TCMB para politikalarını, "abuk-sabuk", "saçma" olarak tanımlamaya başladı. Hatta, 2011 Ağustos faiz indirimine WSJ'nin tepkisi bu politikayla alay eden şu cümleyi kullanmak oldu: "Bu politikalar ya Türkiye'yi iflas ettirecek, ya da TCMB'ye Nobel mükafatı kazandıracak!" (hiç kimse ekonomi sıcak olduğunda faizleri yükseltmek yerine, indirilmesi gerektiğini daha önce düşünmemiş olduğu için!). Anladığım kadarıyla, Sn. Babacan, ya gazetenin alay etmiş olduğunun farkında değil, ya da, o da WSJ ile alay ediyor (bu ikinci şık bence düşük bir ihtimal, çünkü Sn. Babacan'ın konuştuğu forum saygı duyulan Economist dergisi tarafından düzenlenmiş bir toplantıydı). Bence, Sn. Babacan konuyu ciddiye almış, ve TCMB'nin Nobel armağanı alması için verdiği gerekçe iİllüzyon seviyesinde bile olamamasına rağmen (verdiği gerekçeyi, eğer kendinizi zorlarsanız, en kibar olarak "yanlış" olarak teşhis edebilirsiniz), Londra'da şunu söylemiş: "Sonuçlara baktığımızda, ÖZELLİKLE PARA BİRİMİMİZLE İLGİLİ SONUÇLARA BAKTIĞIMIZDA, MB'MİZ YAKINDA NOBELİ KAZANACAK GİBİ GÖRÜNÜYOR!".
Güleyim mi ağlayayım mı bilmiyorum. MB'nin Nobel armağanını haketmiş olduğu hakkında verdiği gerekçe çok basit olarak "doğru değil". Çünkü, yukarda belirttigim gibi 1. Yukardaki enflasyon verileri Agustos 2011 faiz indiriminin yanlış olmuş olduğunu ispat edemese de (tek veri noktasıyla tabii ki hiç bir bilimsel sonuca varılamaz), en azından bu politikanın gerçekleşen – hedef enflasyon farkıyla uyumlu olduğunu inkȃr etmek kolay değil. 2. Daha da önemlisi, Sn. Babacan MB'yi kur politikasında sergilediği başarı nedeniyle övmekte, bu nedenle Nobel'i hakettiğini savunmakta. Ancak, gerçekte, iddiasının tam tersine 2011'de TL, -%24'lik bir düşüşle dünyanın en çok değer kaybeden para birimi oldu! 2012 başından konusmasını yaptıği 19 Eylül'e kadar ise TL %4.7 değer kazanmış. Tabii böylesine düşık bir rakam başlı-başına önemli bir başarı göstergesi olamaz. Bir de buna 30 Aralıkta 1.865 milyar dolarlık, ve 2-3 Ocağının 851 milyon dolarlık döviz satımı şeklindeki müdahalelerin olasalı etkisini de eklersek, müdahale olmasaydı TL'nin daha da az değer kazanmış olacağı ortaya çıkıyor. Tüm bunlara rağmen, siz ne düşünüyorsunuz bilmiyorum ama, ben Sn. Babacan'ın TCMB'nin bilhassa kur konusunda gösterdiği başarı nedeniyle Nobel armağınını hak etmiş olduğunu söyleyebilmesini çok 'enteresan' buluyorum.  
Benim Sn. Babacan'ın beyanatı konusundaki yorumum şu: Türkiye'de yaşamak tabii ki her gün şahit olduğumuz, inanılmaz trajedilerle dolu oldugu için çok güç. Ama, sanıyorum ki, bazen havayı yumuşatmak için olsa gerek, yöneticiler, bilerek ya da bilmeyerek mizah duyguları olduğunu (sense of humor) da göstermek istiyor olmalılar.











 
 

Büyüme Hızı, Mali Disiplin – Cari Açık, Ekonominin Problemleri


BÜYÜME HIZINDAKİ DÜŞÜŞ, MALİ DİSİPLİN VE EKONOMİYİ BEKLEYEN PROBLEMLER
Sayın Başbakan 2007-08'de dünyayı sarsan krizin ekonomimizi "teğet geçeceği" görüşündeydi. Ben o zaman çeşitli platformlarda, bu günün entegre olmuş (hem ürün hem de finansal piyasalarda) küresel ortamında bu tahminin doğru çıkma ihtimalini çok düşük bulduğumu ifade etmiştim. Nitekim, 2009 yılı verileri söz konusu krizin ekonomimizi teğet geçmediğini gösterdi (örneğin, 2009'da ekonomi -%4.7 daraldı, 2008'deki %11'lik işsizlik oranı 2009'da %14 tırmandı). Mortgage krizinin ekonomide yaratacağı etki konusunda yanılmış olmasına rağmen, Sayın Başbakanın 1 yıl kadar önce, bu defa daha da cesur davranarak, Avro krizinin ülkeyi "teğet bile geçmeyeceği" tahmininde bulunması bir önceki krizdeki tahmin performansı çerçevesinde inandırıcı olmaktan uzak. Benim görüşüm, teğet geçecegi öngorülen, ama teget geçmemiş olan krize oranla, bu krizin daha da derin, daha da yaygın, ve etkilerinin 1 yıl yerine çok daha uzun süreli olacağı şeklinde. Bu sonuca varmamın çeşitli nedenlerini aşağıda tartışacağım.
Önemli bir faktör şu: Küresel ekonomik yöneticilerin bir önceki krizde ellerinde en önemlisi para politikası olan sayılı silahları vardı. Ancak, krizin olumsuz etkilerini nötralize edebilmek için para politikası kanalıyla, faizleri sıfıra yakın bir seviyeye indirebildiler. Ayrıca, finansal kuruluşları kurtarabilmelerinin maliyeti çok yüksek olduğu için finansal kaynaklarını eritme seviyesine geldiler. Dolayısıyla, ekonomik otoriteler bu olasalı krize cephaneleri neredeyse boş olarak giriyor olacaklar. 10 yıllık hazine bonosu faizi ABD ve İngiltere'de %1.5, Almanya'da ise %1.25 civarlarında olduğuna göre, faizlerin daha da indirebileceğini düşünmek gerçekçi olmuyor. Daha da önemlisi, Keynes'in "likidite tuzağı" olarak tanımladığı böyle bir ortamda, ek faiz indirimleri gerçekleşse bile bunun yatırımlar üzerinde önemli bir etkisi olması beklenemez. Nitekim, bu gün küresel ekonomiler büyüme yerine, neredeyse bir resesyon ortamında yaşıyorlarsa, bunun nedeni faizlerin yüksek olması olamaz. Bu günkü ortamda ekonomilerin en önemli sorunu başında Avro kaynaklı problemler olmak üzere küresel belirsizlikler, ve bu belirsizlikleri ortadan kaldıracak bir politika aracının olmaması.
Aşağıda daha detaylı olarak tartışacağım gibi Avro sistemine bir çözüm bulunabileceğini düşünemiyorum. Eğer Avro ülkeleri yöneticileri bu durumu problemler başladığında görebilip, sistemin dağılması için hemen düğmeye basmış olsalardı, küresel ekonomilerin tehlikeyi nispeten düşük seviyeli bir hasarla atlatabilmeleri mümkün olacaktı. Ancak, sistemin dizaynında yapılmış olan hataların yarattığı problemlerin bir paslanma ya da çürüme gibi geri çevirelemiyecek niteliklerini görmeyip/kabul etmeyip, çözümü olmayan bu problemlere çözüm bulma için israf ettikleri zaman, hem küresel ekonomilere büyük bir maliyet yükledi (örneğin ABD'de uzun süreli işsizlik, tüm dünya ekonomilerinde düşük büyüme hızı, vs.), hem de uzun süreli çozüm arayışları problemlerin ülkeler arasında metastasize olmasını tetiklemiş olduğu için dağılma bu gün bile gerçekleştirilse, benim görüşümce önemli boyutlu bir küresel krizin oluşması önlenemeyecek.Dağılma opsiyonunu problemler başladığında kullanmamanın Avro ülkelerine ek bir maliyeti daha oldu: ekonomisi sağlıklı bir durumda olan Almanya, ve durumları nispeten sağlam olan ülkeler ve Avrupa Merkez Bankası (AMB), Yunanistan'ı iki defa ve ayrıca İrlanda ve Portekiz'i "kurtarmanın" maliyetini yüklenmek zorunda kaldılar. Ancak, bu kurtarma işlemleri devam edebilir mi? Bence bu sorunun cevabı "Hayır".
Bunun bir nedeni, tünelin sonunda bir ışık görünmemesi, yani ilerde kurtarılması gereken başka ülkelerin de gündeme gelme ihtimalinin yüksek olması. Nitekim, şu anda uçurum kenarında dans eden İspanya ve İtalya var. Kim bilir daha sonra hangi ülkeler kapıda olacak? Ayrıca, "kurtarılmış" olan ülkeler, ekonomilerinin büyüklüğü açısından kapıda bekleyen ülkelere kıyasla bir "çerez" niteliğinde. İki defa kurtarılmış olduğu için Yunanistan'ın 2012 GSYH tahminini 2 ile çarpıp, bu rakama İrlanda ve Portekizin 2012 tahmini GSYH'lerini de eklersek toplam €732 milyar oluyor. Öte yandan, İtalya'nın GSYH'si €1.590 trilyon, İspanya'nın ki ise €1.064 trilyon. Bu iki ülkenin GSYH toplamı €2.654 trilyon ve önceki 4 kurtarma işleminin uygulandığı ülkelerin toplam GSYH'lerini gölgede bırakıyor. Ayrıca, problem ülkelerin bonolarının yatırımcısı büyük bir ölçüde Avrupa bankaları olduğuna göre, bu bankaların, bu ülke bonolarındaki kayıplarını karşılayabilecekleri de şüpheli. Bu bonoların fiyatı bu gün temerrüt ve dağılma ihtimallerini yansıtıyor. Ancak bu durumların gerçekleşmesi durumu, problemli ülkelerin bono fiyatlarında ek bir düşüşü tetikleyeceği için, sermayelerini daha da eritecek, hatta bazı bankaların sermaye oranlarının sıfır ya da eksi olmasıyla bile sonuçlanabilecek. Böyle bir durumda, belki de yayılma etkileri kanalıyla Lehman Brothers olayından daha büyük boyutlu bir krizle sonuçlanacak. Üstelik finansal kriz, ülkelerin zaten şu anda sağlıksız olan reel sektörlerini derin bir resosyona dönüştürebilecek.
Çeşitli yazılarımda daha önce de bahsettiğim gibi, Avro sistemi kurulurken yapılmış dizayn hataları çok büyük boyutlu. Bu nedenle bu sistemin problemlerinin çözümü olmadığını en az 1.5 yıldır ifade etmekteyim. Bu konunun detaylı bir incelemesini "Avro Bölgesi Problemleri" başlıklı yazımda bulabilirsiniz. Yazının link'i http://www.blogger.com/blogger.g?blogID=8008649534401717911#editor/target=post;postID=3602324434264056971Bence, sistemin problemleri için tek çözüm Avro Bölgesinin dağılması ve bu ülkelerin sadece AB ülkeleri haline gelmesi. Ancak, bu safhada, dağılma düğmesine bugün bile basılsa bile, önemli bir kriz yaşanması, hatta bu krizin 'mortgage krizinden' daha şiddetli, daha yaygın ve daha uzun süreli olması ihtimalinin yüksek olduğunu düşünüyorum. Üstelik, bu olsalı krizin etkileri hem küresel finansal sisteminde hem de ülkelerin reel kesimlerinde hissedileceğini sanıyorum.
Ayrıca, çözümü olmayan bir duruma, çözüm arayışları, yaratılan belirsizlikler nedeniyle, küresel ekonomilere ağır bir maliyet yüklemekte. Ekonomilerin büyüme hızlarındaki yavaşlama, inatçı ve yüksek seviyede seyreden ışsizlik oranları, düşük yatırımlar, finansal ve reel kesim yatırımcıların riske olan iştahlarındaki önemli derecede azalma, vs., bu maliyetlerin göstergeleri olarak yorumlanabilir. Çözüm arayış sürecinin devamı, maliyetlerin gittikçe artması anlamına geldiği için, sürecin uzatılmasının belki de çok yakında bir küresel resesyonu tetikleme olasalığı var. Bu nedenlerle, önerim sadece sistemin dağılması değil, aynı zamanda bukonuda düğmeye bir an önce basılması gerektiği şeklinde.
Diğer yazılarımda bilhassa yukarda linkini verdigim yazımda formüle ettiğim hipotezler doğruysa, yani sistem zaten dağılmaya mahkümse, dağılmanın İspanya ve İtalya kurtarılması sonu gerçekleşmesi halinde, hem süreç uzamış olacak ve bunun uzantası olarak maliyetler artacak, hem de söz konusu ülke ekonomilerinin büyüklüğü nedeniyle, kurtarma paketlerinin çok büyük rakamları içermesi gerekecek. Bu nedenle İspanya-İtalya operasyonları sonrası yaratılacak krizin, bir an önce dağılma alternatifine oranla ekonomilerde bir "nükleer kış" koşulları yaratacağından şüphem yok. Dağılmanın bir an önce gerçekleştirilmesi önerim bu nedene dayanıyor.
Açıkçası, hem çözüm arama sürecinin devam etmesi, hem de dağılma alternatifi (bugün bile gerçekleştirilse) benim görüşümce küresel bir krizin oluşmasını önleyemeyecek. Bunun ana nedeni, yukarda belirttigim gibi, para politikası araçları bir önceki krizde effektif ve büyük boyutlu olarak kullanılabilinirken, bu defaki olasalı kriz ortamında hakim olacak olumsuz ekonomik gelişmeleri nötralize edebilecek effektifpolitika araçları çok sınırlı bir seviyede. Dağılsa da dağılmasa da, Avro-problemlerinin Türkiye ekonomisinde yaratacağı (ve halen yaratmakta olduğu) etkilerin derin ve yaygın olacağı yüksek bir olasalık. Nitekim, bu etkiler bilhassa dış finansman bulma konulu olarak ülke ekonomisinde son 12 aydır hissedilmekte.
Söz konusu problemler ekonomimizi hem ticaret kanalıyla (Dış ticaretimizin %50'si AB ülkeleriyle yapılmakta) hem de finansman kanalıyla etkilemekte. Finansman kanalının öneminin de 2 nedeni var: 1. Hem finansal, hem de reel kesim şirketlerimizin dış finansman kaynağının önemli bir dilimi AB ülkelerince sağlanmakta. 2. Avro ülkeleri küresel belirsizlikten önemli ölçüde sorumlu olduğu için, bu belirsizliklerin tetiklediği risk iştahındaki düşüş ülkemizin küresel pazarlarda dış finansman ihtiyacını karşılamasında güçlükler yaratmakta. Nitekim, ülke son 9 ayda cari açık finansman ihtiyacını, Net Hata Noksan kalemi altındaki yüksek seviyeli döviz girişine rağmen, ancak biriktirilmiş reservlerinin takriben $11 milyarını eriterek karşılayabildi (aynıdönem cari açığının %22'si). Finansman ortamının ne kadar vahim duruma geldiği, bir önceki yılın aynı 9 ayında reserv eritmek yerine reservlere takriben aynı miktarda ($11 milyarlık) bir ekleme yapılmasının mümkün olmuş olmasından anlaşılıyor.
İkinci çeyrek büyüme performansının düşük olmasını sürpriz olarak görmüyorum. Çünkü hız kaybeden büyüme performansı her şeyden çok Avro bölgesinde yaşanmakta olan krizi yansıtmakta. Aynı nedenle Sn. Başbakanın "teğet bile geçmeyecek" tahmininin gerçekleşmeyeceğinden şüphem yok. Yapısal açıdan Türkiye ekonomisinde büyümenin lokomotifi iç talep olmuştur. Örneğin 2011'nin ikinci çeyreği büyüme hızı %8.8 olarak gerçekleşti. Ancak bu büyüme hızını iç ve dış talep parçalarına ayırdığımızda, bu dönemde iç talep artışının %14, dış talepteki artışın ise -%5.2 olduğunu görüyoruz. Bu nedenle ekonomide Avrupa kaynaklı olumsuz etkilerin büyümeyi beklendiği gibi iç talep kanalıyla etkilemiş olduğunu görüyoruz. Nitekim, bu yılın ikinci çeyreğinin düşük büyüme hızınının detaylarına baktığımızda, şu iç talep boyutlu veriler bu durumu yansıtmakta: geçen yılın aynı dönemine oranla bu senenin 2. çeyreğinde tüketim -%0.5 daraldı, reel sektör yatırımlarında -%8'lik bir düşüş yaşandı, ekonomide önemli ağırlığı olan ve geçen yılın aynı döneminde %11 büyümüş olan insaat sektörü bu yıl sadece %0.4 büyüyebildi.
Cari açık probleminin ülkenin bir numaralı kırılganlık noktasını oluşturduğu düşünülür.Bu doğru gözlemi detaylı olarak incelediğimizde bu problemin ve son zamanlarda bu problemin diğer boyutunu temsil eden dış finansman konusunda yaşanan güçlüklerin ön plana çıkmasının ana nedeninin ülkenin hızlı büyümesinden kaynaklandığını görülüyor. Aslında ekonominin yapısı cari açık ile mali disiplin arasında bir takası içermekte. Mali disiplininin geçmişteki sağlıklı durumundan da yine büyük ölçüde ekonominin yakın geçmişteki yüksek hızlı büyüme performansı sorumlu olmuştur.Sonuç olarak, ülke yüksek hızla büyüdüğünde cari açık problemi yaşıyor, ancak mali disiplini sağlıklı oluyor.Büyüme hızında yavaşlama gerçekleştiği dönemlerde ise, cari açık probleminin şiddeti azalıyor, ama bu makro konulu kazancın maliyeti mali disiplinin bozulması oluyor. Sonuç olarak ekonomi yüksek hızla da büyüse, düşük hızla da büyüse bir makroekonomik problem yaşamış oluyor. Avro sistemi kaynaklı problemlerin 2012'in ilk yarısında yarattığı büyüme hızındaki önemli düşüsün, cari açık boyutlu etkilerinin olumlu, mali disiplin açısından ise olumsuz olduğunu aşağıdaki veriler destekliyor.
Önce büyüme hızı-cari açık ilişkisine bakarsak, cari açığın düşük büyüme hızlı ortamda beklendiği gibi azalmış olduğunu görüyoruz. Nitekim, 2011 Ocak-Temmuzcari açığı $50.2 milyarken, 2012 Ocak-Temmuz açığı $34.5 milyara düşmüş olması sürpriz değil. Ancak, sürpriz, cari açıktaki bu azalmanın kaynağı: Normal olarak, Türkiye ekonomisinde cari açıktaki daralma büyüme hızında yavaşlama tetiklediğinde, hem ihracatta hem ithalatta düşüş yaşanır, ama genellikle ithalattaki değişim, ihracattaki değişime hakim olur. Nitekim, 2008'de $41.5 milyar olan cari açık, büyümenin -%4.7 olduğu 2009 yılında, $13.4 milyara düştügünde, ihracattaki daralma (2008'e oranla) %22 iken, ithalattaki azalma %31 olmuştu. Ancak, en azından ilk bakışta 2012'nin ikinci çeyreğinde şahit olduğumuz düşük büyüme hızına, ithalat ve ihracat tipik tepkilerini sergilemedi. İthalat bu yılın ikinci çeyreğinde (2011 ikinci çeyreğine kıyasla) sadece %3.6'lik bir düşüs kaydederken, ihracat azalmak yerine gerçekte %20'lik bir artış gösterdi. Ancak, ihracattaki artışın yanıltıcı olduğu savunabilinir: Çunkü ihracattaki artıştan büyük ölçüde sorumlu olan faktör İran'a yapılan altın "ihracatı” oldu. 1. Her şeyden önce, bunun gerçek anlamıyla bir ihracat kalemi olup olmadığı tartışma götürür ve tartışılmalı.
Türkiyenin İran'dan yüksek miktarda enerji ithal ettiğini biliyoruz. Normal olarak bunun faturası dolar olarak belirlenirAncak, Batı ülkelerinin İran'a uyguladıkları yaptırımlar nedeniyle uluslararası bankacılık sistemi, bu dolar transferini yapamamakta. Dolayısıyla, Türkiye İrandan ithal ettiği enerjiyi altınla ödemeye başladı. Nasıl eskiden enerji ithalatı için dolar ödemeleri ihracat olarak sayılmıyor idiyse, bu altın ödemelerinin de bir ihracat kalemi olarak gösterilmemesi gerektiği iddia edilebilir. 2. Türkiye net altın ithalatçısı olan bir ülke. Bu nedenle neredeyse tükenmiş olan altın stokunu yenilemek (ithal etmek) durumunda. Dolayısıyla, enerji ithalatı ödemelerini altınla yapmak ihracat sayılsa bile, bu kalem kurumak üzere olduğu için altın ödeme mekanizması sürdürülebilir bir "ihracat" kalemini temsil edemez. Bu konu önemli çünkü Turkiye bu "vitrin düzenleme" egzersizini uygulamasaydı, yani altın ödemelerini bir ihracat olarak göstermeseydi, 2011 ikinci çeyreğinde %8.8 olan büyüme 2012'nin ikinci çeyreğinde %2.9'a düşmekle kalmayıp, büyüme hızı eksi olarak gerçekleşecek ve ekonomi resesyona girmiş olarak görünecekti.
Büyüme hızı ile mali disiplin arasındaki pozitif ilişkiyi incelediğimizde, bu durumun iki gerçeğin bir araya gelmesi sonucu olarak oluştuğunu görüyoruz: 1. Büyüme modelinin iç talep kaynaklı olması. 2. Vergi yapısının çok büyük ölçüde dolaylı vergi ağırlıklı olması. Dolaylı vergilerin toplam vergilerdeki payı AB ülkeleri ortalaması olarak %35 iken, aynı oran Türkiyede %70'e yaklaşmakta. Dolayısıyla, yüksek hızlı büyüme yüksek seviyeli iç talebe ve yüksek vergi tahsilatına tekabül ediyor. Tabii bu şartlar altında bütçe açığı düşük olacağı için, kamu borç oranı da düşük oluyor, ve mali disiplinin sağlıklı olması ile sonuçlanıyor. Ancak, büyüme hızının yavaşlaması iç talebin duraklamasına ve dolaylı vergi tahsilatının düşük olması sonucu olarak bütçede artan bir açık ve genellikle kamu borç oranında bir artış yaşanması durumunu yaratıyor. Bu şartlar altında ekonomi mali disiplinde bozulmanın olduğu bir ortamla karşılaşmış oluyor.
Tabii, düşük büyüme hızının tetiklediği bütçe açığının bir kısmı vergi artışları ile finanse edilebilir. Nitekim 21 Eylül'de, 2011 Ekim'inde olduğu gibi otomotiv, akaryakıt, doğalgaz, tapu harçları, alkollü içkiler gibi kalemlere ek Özel Tüketim Vergisi artışları geldi. Dolaylı vergilerin regresif yapısı olduğunu, yani vergi yükünü orantısız olarak düşük ve sabit gelirlilerin karşıladığını biliyoruz. Bu durum zaten sağlıksız olan yüksek dolaylı vergi/toplam vergi oranını daha da artırıcı yönde etkilemekle kalmıyor, ayrıca bir resesyon ortamına girmiş olan inşaat ve otomativ sektöründe yaşanan problemlerin boyutunu da büyütmüş oluyor. Vergi konusuna geri dönersek, vergi artışları dolaysız vergilerle, diyelim gelir vergisi oranlarının yükseltilmesi ile de gerçekleştirilse, vergileri kaynakta kesildiği için vergi yükünü yine memur, işçi, maaşlı, yani sabit gelirliler kadrosu omuzlamış oluyor. Sonuç olarak ortaya çıkan depresif tablo şu oluyor: ülkemizde vergiler dolaylı da olsa, dolaysız da olsa, vergi yükünü gelirlerine oranla orantısız yüksek kısmını sabit ve düşük gelirliler ödüyor.aslinda vergiler dolaysiz da olsa bunun faturasini yine memur isci oduyor, cunku bu sabit gelirli kesimin gelir vergisi kaynakta kesiliyor. Bu duruma ulkenin rekor dis finansman ihtiyacini ('cilgin projeler' unutulsa bile) ve bu ihtiyacin riske olan istahin kurumus oldugu bir kuresel ortamda bulunmasi gerektigini (ve benim gorusumce tamamen yanlis olan 'tesvik paketinin' borc yaratici ama yatirim YARATMAYAN NITELIGINI de eklediginizde, ulkenin ekonomik performasinin ne kadar kotu olacagi gorululmus oluyor.
Türkiyede bütçe açığında beklendiği gibi büyüme hızı düştüğünde bir artış yaşandığını son veriler desteklemekte. Geçen yılın ilk sekiz ayında TL 2.1 milyar fazla veren bütçe, bu yılın aynı döneminde TL 8.5 milyar açık verdi. Aslında, bu rakam bu yılın ilk baharında mali affın yarattığı ek vergi tahsilatını da kapsadığı için "gerçek açığın" daha da yüksek olduğu mutlak. Yukardaki veriler büyümenin cari açıkta daralma, mali disiplinde ise bozulma yarattığını göstererek Türkiye ekonomisinde büyümenin cari açıkla mali disiplin arasında bir takası içermekte olduğunu tekrar teyitlemiş oluyor.
Ekonominin durumu kesin olarak bir bozulma trendinde olmasına ragmen, korkarım ülkeyi çok daha kötü günler beklemekte. Benim görüşümce olasalı bir krizin (bence kriz ihtimali oldukça yüksek), Türkiye ekonomisinde etkisi derin, kapsamı yaygın, ve süresi uzun olacak (örneğin, bu krizden finansal sektörün de etkileneceğini sanıyorum). Bunun bir nedeni ülke ekonomisinin tüm aktörlerinin son yıllarda gittikçe artan bir borçla çalışmakta olmaları. Ü Ülkemizde bireylerin borç yönetimi konusunda tecrübesi olmadığı için bu kredilerin büyük bir tehlike kaynağı oluşturduğunu biliyoruz. Ancak, çok yaygın olarak bilinmeyen bir başka faktör ülkede şirket kredilerinin de çok yüksek seviyede olduğu. Hem ekonomik volatilitesi hem de şirketlerin belirli dozajda bir volatiliteye karşı hassasiyetlerinin Türkiyeden çok daha düşük olduğu ABD'de şirketlerin Kredi/Özsermaye oranı %50, aynı oranın AB ülkeleri ortalaması %70 civarındayken, ISO 500 çalışması bu oranın 2010 yılında Türk şirketlerinde %120 olduğunu, 2011 yılında ise söz konusu oranın %140'a tırmanmış olduğunu belgeliyor. Buna Türk şirketlerinin yüksek seviyeli döviz kredilerinin içerdiği kur riskini, ve kamu borçlarında düşük hızlı büyümeden kaynaklanacak muhtemel artışı da eklersek, satışların, kȃrların, nakit akışlarının düşük olacağı olasalı bir kriz ortamında borç ödeme konusunda yaşanacak problemlerin yüksek boyutlu olacağı gerçeği ortaya çıkıyor. Bir başka deyimle, olasalı bir kriz ülkeyi mali açıdan çok kırılgan olduğu bir dönemde yakalamış olacak.
Bu faktörler nedeniyle son krizi badiresiz olarak atlatmış olan finansal sektörün bu krizden etkilenmeme ihtimalini düşük buluyorum. Bunun bir nedeni bireysel kredi ve kurumsal kredi kaynaklı ise, yine yaygın olarak bilinmeyen bir başka faktör daha finansal sektör üzerinde olumsuz bir rol oynayacak. Çok kişi, şirketlere verilmiş olan döviz kredilerinin sadece yabancı bankaların problemi olduğunu sanmakta, ancak şu gerçek yaygın olarak bilinmiyor: Türk finansal sektörünün toplam kredi hacminin takriben %30'unu döviz kredileri oluşturuyor.Krizin şiddetli ve uzun süreli olacak olmasının bir başka nedeni ise ülkemizin rekor dış finansman ihtiyacının olduğu bir ortamda küresel risk iştahının kurumuş olması. Nitekim, ileriye yönelik olarak ekonomimizin en önemli kırılganlık noktasının dış finansman bulabilme konusu olacağına inanıyorum.
2007 öncesi dönemde ekonominin performansının çok iyi olmuş olduğu izlemi yaygın. Ancak, küresel ekonomilerin bu dönemde bir lȃle devri yaşamış oldukları ve ülkemizin de bu olumlu konjoktürden payını almış olduğu, Derviş dönemi reformlarının mirası, politik stabilitenin ekonomiye olumlu etkisi gibi faktörlerin de bu "başarılı ekonomi" algılanmasında katkısı olduğu unutulmamalı. Aslında, çoğu konularda "başarının" gerçek ekonomik bir başarı yerine bir illüzyonu yansıttığı, ya da iyi yönetilen bir pazarlama/halkla ilişkiler kampanyası sonucu olarak oluşturulan izlenimleri temsil ettiği bir gerçek. Örneğin kişi başına milli gelirin 8 yılda 3 kat artmış olduğu iddiasının doğru olmadığı kolayca ispat edilebilir. Bu konu ve diğer illüzyon örnekleri için Sayın Sibel Yerdeniz'in benimle yaptığı "AKP Ekonomi Politikaları bir İllüzyon gösterisi" söyleşisini okuyabilirsiniz. Linki:
Ekonomik Tablo bu derecede karamsarken, ilerdeki ekonomik ortamın çok daha kötü olabileceği ihtimali göz ardı edilenemeyecek bir seviyedeyken, ekonomik yöneticilerin gelişmiş ülkelere karşı gösterdikleri bravadoyu, ve buna neden ihtiyaç duyulduğunu anlamakta güçlük çekiyorum. Bir-kaç örnek:
"Biz olsak Avro ülkelerinin problemlerini 3 ayda çözerdik" "AB'de problem çok ciddi. Umarız ki, bu ciddiyetin Avrupalılar farkındalar, hep beraber çökebileceklerinin de farkındalar. Biz uyarılarımızı yapıyoruz".
"Avrupa'nın problemlerinin temelinde bankacılık ve kamu maliyeti ile ilgili sorunlar var. Bu iki ana problem kaynağı Türkiyenin en güçlü olduğu alanlar"
"Hak etmedikleri, borçlanarak yarattıkları bir refah seviyeleri var" (AB ülkeleri hakkında)
©Tarhan, 2012