Tuesday, 31 July 2012

Turkiye Ekonomisinin Kirilganligi


TÜRKİYE EKONOMİSİNİN KIRILGANLIĞI

Prof. Dr. Vefa Tarhan

I.     BÜYÜME HIZININ ETKİLERİ VE EKONOMİNİN PERFORMANSI
Bu makale önce, ekonominin yakın geçmişteki muhasebesini yapıp, Türkiye’nin büyüme hızı ve büyümesinin niteliği, vergi sistemi ve ihracat/ithalat politikası ile ilgili makro politika parametrelerinin ekonomide büyümeyle ilgili kırılganlıklar oluşturması konusunu tartışacak. İlerde ikinci bir yazımın konusu ise Avro Bölgesi problemlerinin nedenleri ve bu sistemde yaşanan güçlüklerin hem küresel ekonomilere hem de Türkiye ekonomisine olan etkisini hakkında olacak. Üçüncü yazım ise  kronik cari açık probleminin para ve kur politikası gibi standart makro politika araçları ile çözülebilirlik seviyesi aşılmış olduğu için, hükümetin birkaç ay önce gündeme getirdiği ve çok olumlu olarak karşılanan teşvik paketi konulu eleştirilerimi ve benim önereceğim alternatif bir yapısal reform programını kapsayacak.
Cari açık probleminin ülkenin bir numaralı kırılganlık noktasını oluşturduğu düşünülür. Konuyu biraz daha derin olarak incelediğimizde, bu problemin ve son zamanlarda problemin diğer boyutunu temsil eden dış finansman konusunda yaşanan güçlüklerin ön plana çıkmasının ana nedeninin ülkenin hızlı büyümesinden kaynaklandığını görüyoruz. Aslında ekonominin yapısı cari açık ile mali disiplin arasında bir takası içermekte. Mali disiplinin geçmişteki sağlıklı durumundan da yine büyük ölçüde ekonominin yakın geçmişteki yüksek hızlı büyüme performansı sorumlu olmuştur. Büyümenin yarattığı makroekonomik sonuçlara bakıldığında şu görülüyor: ülke yüksek hızla büyüdüğünde cari açık problemi yaşıyor, ama, mali disiplini sağlıklı oluyor. Ancak, büyüme hızında yavaşlama gerçekleştiğinde ise cari açık probleminin boyutu küçülüyor, ama cari açık konusundaki kazanç mali disiplinin bozulması pahasına oluyor. Sonuç olarak ekonomi yüksek hızla da büyüse, düşük hızla da büyüse önemli bir olumsuz makroekonomik problem yaşıyor. Nitekim, mortgage krizinin etkilerinin hissedildiği 2009 yılı dışında (büyümenin - % 4.7 olduğu, yani bir daralmanın yaşandığı), cari açığın seküler büyüme profili ve son 9 yılda sadece 2009’da açığın küçülmüş olması, büyüme-cari açık ilişkisinin yönünü teyit ediyor.
Tabii önemli olan konu, neden yüksek büyümenin cari açık problemini tetiklediği ve niçin mali dengeleri olumlu tuttuğudur? Aynı şekilde, büyüme hızı yavaşladığında ise cevaplanması gereken soru bu durumun niçin cari açık problemini bir derecede de olsa geri plana çektiği, ancak mali dengelerde bir bozulmayı tetiklediği oluyor. Büyüme ile bu ikiz problem hakkındaki ilişkiyi detaylı olarak inceleyeceğiz.
Önce cari açık problemine bakarsak, konuya iki gerçeği kabul etmekle başlamamız gerekiyor. Birincisi, büyümenin şirket bazında da olsa ekonomi boyutunda da olsa, finanse edilmesi gerekliliği.  Konu şirket seviyesinde incelendiğinde, büyüme kavramı şirketin satışlarının artması olur. Ancak, bir şirketin satışları arttığında yükselen satış seviyesini destekleyebilmek için hem cari hem de duran varlıklarını artırma zorunluluğu olur.  Bazı şirketler, artan satışları için gereken finansmanı eğer şirketin kârlılık seviyesi sağlıklıysa iç kaynaklardan sağlayabiliyor. Ancak satışlarının kârlılık seviyesi yüksek olmayan şirketler, ne kadar hızlı büyürse kârları düşük, hatta zarar yaratıcı nitelikteyse, büyümeleri dış finansman ihtiyaçlarının artması sonucunu doğurur. Nitekim, bu şirketlerden bir kısmı, yüksek büyüme hızlarına rağmen, dış finansman konulu güçlükler nedeniyle iflasın eşiğine bile gelebilir. Yukarda şirket seviyesinde tartıştığımız büyüme-finansman ilişkisi ekonomiler için de geçerli.  Çin gibi bir ülke yüksek hızla büyümesine rağmen, cari fazla yaratan bir büyüme modeli olması sayesinde büyümesini finanse etmekte güçlük çekmezken, Türkiye gibi bir ülkenin yüksek büyüme hızı ise cari fazla yerine cari açık yaratıyor. Tabii ki Türkiye’nin niçin bu ikinci kategoriye girdiğinin incelenmesi gerekiyor.
Ekonominin büyüme-mali disiplin ilişkisi ise ülkenin büyüme modelinin iç talep kaynaklı olma gerçeği ile vergi yapısının çok büyük ölçüde dolaylı vergi ağırlıklı olmasının bir araya gelmesi sonucu olarak ortaya çıkıyor.  Dolaylı vergilerin toplam vergilerdeki payı AB ülkeleri ortalaması olarak % 35 iken, aynı oran Türkiye’de % 70’e yaklaşmakta.  2011’in ikinci çeyreği büyüme hızı % 8.8 olarak gerçekleşti.  Büyümenin iç talep kaynaklı olduğu,  % 8.8 olan büyüme hızı iç ve dış talep parçalarına ayrıldığında görülüyor: söz konusu rakamın bu dönemde % 14 olan iç talep artışı ile  - % 5.2 olarak gerçekleşen dış talepteki artışın toplamından oluştuğu ortaya çıkıyor. Dolayısıyla, yüksek hızlı büyüme iç talepteki artışlar tarafından tetiklendiği ve vergiler dolaylı vergi ağırlıklı oldugu için, iç talepteki artış yüksek vergi tahsilatına tekabül ediyor. Tabii ki bu durum, düşük bütçe açığı ve düşük kamu borcu oranının hâkim olduğu bir ortam yaratıyor. Büyüme hızı yavaşladığında ise aynı güçler diğer istikamette işleyip cari açığın küçük olmasına ve mali disiplinin bozulmasına neden oluyor.
SON 9 YILDA EKONOMİNİN PERFORMANSI
Genel izlenim son 9 yılda hükümetin ekonomik konularda başarılı olmuş olduğu şeklinde. Bence, bu abartılmış bir görüş.  Başarı alanlarının büyüme, doğrudan yatırımlar, özelleştirme, bankacılık sisteminin son krizde çökmemiş olması, ve enflasyondaki düşüş olarak düşünülür.
Bu kâğıt üzerindeki “başarı” listesine bakıp, neden bu “başarıların” göründüğü kadar büyük olmadığını teker teker incelemeden önce, ülkenin yakın geçmişte üç şans faktöründen faydalanmış olduğu gerçeğinden bahsetmekte fayda var: 
1. 2001 yılları öncesinden 2007 krizine kadar küresel ekonomiler 20 küsür yıllık bir “lale devri” yaşadılar: bu zaman sürecinde faizler ve enflasyon düşük bir seviyede seyretti, volatilite düşük, verimlilik yüksek (teknolojik gelişmeler nedeniyle) ve ekonomik istikrar çok olumluydu, ve genel olarak ülkelerin ekonomik büyüme hızları yüksek olarak gerçekleşti. Türkiye ekonomisi de bu olumlu küresel ekonomik ortamdan payını aldı.
2. 2002’den bu yana iktidarda tek parti hükümetinin olmasının, yani politik istikrarın da ekonomiye olan olumlu etkisi küçümsenemez. Bu durum onyıllardır koalisyon boyutlu politik istikrarsızlığın ekonomik maliyetinin ne kadar yüksek olduğunu ortaya çıkardı.
3. İktidar partisi Kemal Derviş döneminde yapılan reformların meyvesini yiyebilecek bir zamanda seçimleri kazandı. Nitekim, 2007-2009 küresel ekonomik krizinden ülkenin finansal sektörünün etkilenmemiş olmasının en önemli nedeni, büyük bir ihtimalle Derviş döneminde yapılan finansal kesim ile ilgili reformlardı. Bu reformlardan birisi TCMB’nin bağımsızlığını kazanmış olmasıydı. Bu üç şans faktörü, ekonomik performansın “başarılı olduğu” izlemininin oluşmasında önemli rol oynadı.
Bu yazımda, genellikle en büyük başarı olarak göründüğü için, ancak, bence aynı zamanda ülke ekonomisinin çok sayıda yapısal problemlerinden de sorumlu olduğu için, en çok büyüme konusuna yer vereceğim.
• BÜYÜME
Ülkenin çok övündüğü ve bir “başarı” olarak gördüğü büyüme hızının iki nedenle “gerçek” bir başarıyı temsil etmediği iddia edilebilir:
1. Büyüme ihracat boyutlu olmak yerine ithalat bazlı olarak, cari açık ve bu açığın finansmanı ile ilgili problemler yaratmış olan bir büyüme modelini temsil etti.
2. Büyüme, sokaktaki vatandaşın ekonomik durumunu olumlu olarak etkileyen bir büyüme yerine “makro” seviyede kaldı.
1.   BÜYÜME, CARİ AÇIK VE AÇIĞIN FİNANSMANI
Ekonominin son yıllarda OECD içinde en hızlı büyüyen ekonomilerden birisi oldugu olduğu bir gerçek.  Ancak, büyüme konusunda iki önemli faktör var: 1. Büyüme cari fazla mı, yoksa cari açık mı yaratıyor?  2. Eğer cari açıkla sonuçlanıyorsa, bu açık nasıl finanse ediliyor?
İhracatla büyüyen Çin, Hindistan, Brezilya gibi ülkelerin tam tersine Türkiye son 9 yılda ithalat kanalıyla büyüdü. Ekonominin büyüme hızı ne kadar yüksek olmuşsa, şu anda 92.4 milyar $ olan ithalat - ihracat farkı (dış ticaret açığı) ve cari açık da o kadar yüksek seviyede oluşmuştur. Nitekim, bu görüşün doğruluğunu şu verilere bakarak teyit etmek mümkün:
2008: Cari açık: 38.8 milyar $ (büyüme hızı: % 0.7, işsizlik: % 11)
2009: Cari açık: 13.9 milyar $ (büyüme hızı: - % 4.7 (yani, daralma), işsizlik: % 14)
2010: Cari açık: 46.7 milyar $ (büyüme hızı: % 9)
2011: Cari açık: 77.2 milyar $ (büyüme hızı: % 8.5)
Tabii ki, 2009 rakamının, bir önceki ve bir sonraki yıllara kıyasla, çarpıcı derecede düşük olmasının en önemli nedeninin 2009’da ekonominin büyüme yerine daralmış olmasından kaynaklandığı apaçık görülüyor.
Bu arada, bu rakamlara dayanarak, 2009 hakkında bir yan tespitte daha bulunabiliriz: eğer, ekonomi % 5 daraldıysa ve resmi işsizlik % 11’den % 14’e sıçramışsa, “krizin Türkiye’yi teğet geçmiş olduğu” gerçekçi bir görüşü temsil edemez.
Türkiye’nin sadece cari açık problemi yok. Ek olarak, bir de cari açığını ancak düşük kaliteli kaynaklar kullanarak finanse edebilme durumuna düşmüş olması problemi de var. Tabii ki cari açık yaratan bir büyüme arzu edilmez. Ayrıca, bir ülkenin cari açığı olacaksa bunun geçici bir süreyi kapsaması gerektiği ve bu süre içinde bile “sıhhatli” cari açık oranının (cari açık/GSYH) % 5 civarında olduğu düşünülür (2011’de % 10.3 ile Türkiye, Economist dergisinin takip ettiği 57 ülke arasında en yüksek cari açık oranı, cari açık seviyesinde ise, ABD’den sonra, 2. sırada olan ülkeydi). Üstelik, cari açık kadar önemli bir konu da bu açığın nasıl finanse edildiğidir. Eğer bir ülkenin cari açığı olacaksa, en azından bu açığın kaliteli finansman kaynaklarıyla kapatılması istenir (iç tasarruflar ve/veya doğrudan yatırımlar). Ancak, bir ülke hem cari açıkla büyüyorsa, hem de bu açığı kalitesi düşük kaynaklarla finanse ediyorsa, söz konusu ülkenin mümkün olduğu kadar hızlı büyümek yerine, sürdürülebilir bir büyüme politikası uygulaması gerekir.
ŞİRKET BÜYÜME POLİTİKASI: BÜYÜMENİN FİNANSE EDİLMESİ GEREKTİĞİ GERÇEĞİ
Şirket yöneticilerine “% 10 mu, yoksa % 30 mu büyümek istersin?” diye sorsanız çok azı % 10 alternatifini seçer. Ancak, % 30’luk bir büyümenin yarattığı finansman ihtiyacı, % 10’luk büyüme senaryosundan daha fazladır ve bu finansmanı iç ya da dış kaynaklardan bulabilme zorluğu olan şirketlerin % 10 büyümeleri çok daha uygun olur. Yani, büyümenin finansman açısından sürdürülebilir bir hızda olması gerekir.
Finansman ihtiyacından neyi kastediyorum?  Bir şirketin satışlarının 100 TL olduğunu düşünün. Ayrıca bu şirketin tam kapasitede ve çok randımanlı bir şekilde yöneltildiğini varsayalım (yani, gerekğinden fazla envanter taşımıyor, ticari alacaklarını zamanında tahsil edebiliyor, masraflarını iyi kontrol ediyor, vs.). Ayrıca, bu şirketin 100 TL’lik satışı desteklemesi için 20 TL’lik stoklara, 30 TL’lik ticari alacaklara ve 300 TL’lik duran varlıklara (fabrikalar, makineler, vs.) ihtiyacı olduğunu varsayalım. Böylece tüm bu aktif kalemleri için şirketin 350 TL’lik bir finansmana ihtiyacı olur.  Satışlar 100’den 130’a çıktığında (% 30’luk bir büyüme), 100’lük satışı destekleyen 20 TL’lik stok yetmeyecek (26 TL’lik bir stok gerekecek). Dolayısıyla, bu örnekte büyüme stoklarda 6’lık bir ek finansman ihtiyacı yaratıyor. Ticari alacakları ve duran varlıkları da hesaba katarsak bahis konusu büyümenin gerçekleşmesi için şirketin gelecek yıl 105 TL’lik ek bir finansman kaynağı bulması gerekiyor (yani finansman ihtiyacı 350’den 455’e çıkmış oluyor). Bu parayı bulamazsa % 30 büyüyemez, % 30 büyümekte ısrar ederse iflasın eşiğine gelebilir.
Aynı durum ekonomiler için de bahis konusudur. Türkiye’de tasarruf oranı çok düşük seviyede. Örneğin, cari fazlası olduğu için finansman ihtiyacı olmayan Çin’de buna rağmen tasarruflar milli gelirin % 52’si civarında (hanehalkı tasarrufları % 35, şirket tasarrufları % 17). Yani Çin gibi ülkeler büyümelerini öz kaynaklarıyla finanse ediyor, Türkiye ise, iç tasarrufların milli gelire oranı sadece % 12 olduğu için, büyük ölçüde dış kaynaklarla finanse etmek zorunda kalıyor.  Maalesef, geçmişin tecrübesi bu dış kaynakların uzun vadeli doğrudan yatırımlar yerine, kısa vadeli ve DNA’sı ürkek olduğu için çok tehlikeli olan “portfoy yatırımları” (sıcak para) şeklinde oldu. 2011 sonrası küresel belirsizlikler nedeniyle, riske olan iştah o derecede kurumuş durumda ki, bu finansman kaynağı bile önemini kaybetti.
2.   BÜYÜME MAKRO SEVİYEDE KALDI, VATANDAŞ SEVİYESİNE İNEMEDİ
Büyüme ne işsizlik oranında önemli bir düşüş yarattı ne de sokaktaki vatandaşın gelirini önemli derecede artırdı.  Ayrıca, gelir dağılımında da fazla bir düzelme yaşanmadı.
2002 (resmi) işsizlik oranı: % 8. Senelerce yüksek büyüme hızı sonrası,
2010 (resmi) işsizlik oranı: % 11.9 (daha önce belirttiğim gibi, 2009 oranı % 14 idi)
2011 (resmi) işsizlik oranı: % 9.8

BÜYÜME VE GELİR DAĞILIMI
Bahis konusu büyümenin gelir dağılımındaki adaletsizliğe olumlu bir etkisi olmadı.  Bir tarafta bir kesim halkın büyük çaplı geçim dertleri var: 2012’nin ilk çeyreğinde hanehalkının harcamalarının % 28’i gıda, içki ve tütüne gitti. İkinci sırada ise % 20 ile konut, su, ve yakıt harcamaları yer aldı. Ulaşım ve haberleşme ise % 17 ile üçüncü büyük harcama kalemini oluşturdu.  Ülke çapında geçerli olan bu oranlara gelir seviyesinde invelendiğinde, gelir dilimleri arasında önemli farklar gösteriyor. Örneğin Kamu-Sen’in verileri ortalama (2011 Martında ayda 1.545 TL kazanan) bir memurun maaşının % 46’sının gıda/mutfak masraflarına gittiğini ve % 32’sinin konut masrafları için gerekli olduğunu gösteriyor.
Diğer tarafta ise bir grup var ki, dünya fiyatlarının 2 misline satılmasına rağmen, lüks araba almak istiyor. New York Times’da üç ay kadar önce yayınlanan bir makaleye göre bu otomobillerin satın alınması için 4 aylık bir bekleme listesi var.
DOĞRUDAN YATIRIMLAR
Doğrudan yatırımlar yabancı şirketlerin döviz kullanarak bir ülkede yaptıkları uzun vadeli yatırımları temsil eder.
Bence iki nedenle bu konu da bir başarı kaynağı olmaktan uzak:
1. Son 9 yılda Türkiye’deki doğrudan yatırımlar “gerçek anlamda” doğrudan yatırımları temsil etmedi.
Gerçek anlamda doğrudan yatırımlar yabancı şirketlerin bir ülkede yaptıkları reel sektör yatırımlarını, yani fabrika kurma, vs. gibi istihdam yaratan uzun vadeli işlere girmelerini temsil eder. Genel olarak, Türkiye’deki doğrudan yatırımlar reel kesim yatırımlar yerine önemli ölçüde finansal işlemleri kapsadı. Bu yatırımlar, ortaklık ve şirket satın alma gibi işlemlerden oluştu. Örneğin, General Electric Garanti Bankası’nın % 20’sini satın aldığında, Garanti Bankası personel sayısını artırmış, yeni şubeler açmış, yeni bankacılık konularına girmiş olmuyor. Ama teknik olarak bu “doğrudan yatırım” olarak gözüküyor. Hatta, bu işlemlerin finansal niteliği nedeniyle, bahis konusu para, yatırım yapan şirketin orijinal düşüncesi uzun vadeyi kapsasa bile, ülkeyi terk edebiliyor. Nitekim, birkaç sene sonra GE Garanti hisselerini sattı. Bir başka örnek ise Citibank’ın daha önce satın almış olduğu Akbank hisse senetlerinin yarısını satma kararı. Ama GE gibi bir şirketin Türkiye’deki yatırımı bir fabrika kurmak şeklinde olsaydı, bu yatırım hem ek istihdam yaratırdı, hem de GE kolay kolay fabrikayı paraya çevirip kaçamazdı.
2. Doğrudan yatırımlar önemli ölçüde finansal işlemleri içermesine rağmen, yine de cüzi bir seviyede  kaldı
Türkiye’de yapılan bu tip “doğrudan yatırımlar” diğer gelişen ülkelere oranla çok düşük olarak gerçekleşti. Net doğrudan yatırımlardan ülke küresel payını alamadı. Ülke dünyadaki doğrudan yatırımların 1970-2011 arasında sadece % 0.53’ünü, 2003-2011 döneminde ise yalnız % 0.76’sını çekebildi. Türkiye’nin son 9 yıllık doğrudan yatırım tecrübesinden iki gerçek ortaya çıkıyor.  Bir, anlaşıldığı kadarıyla, tek partili bir iktidarla yönetilmesine rağmen yabancı şirketler ülkenin ekonomik/politik istikrarını uzun vadeli bir yatırım ortamı için yeterli bulmamaktalar. Tabii, bu konuda çok önemli bir konu bu şirketlerin ülkenin hukuki altyapısını eksik bulmaları ve şu andaki hukuk/mevzuat konjoktürünün yabancı yatırımları yeteri kadar koruduğuna inanmamakta olmalarıdır. Dolayısıyla, doğrudan yatırımlar konusundaki çözüm önerilerinin arasında uzun vadede doğrudan yatırımlara güvence sağlayacak reformların mutlaka yer alması gerekiyor.  İki, benim görüşümce, doğrudan yatırımlar vergi destekleri ve iş hukuku altyapısında yapılabilecek reformlar sayesinde artırılabilir ve artırılmalı. Tabii ki, aynı zamanda cari açığın finansmanı ülkenin ekonomik gündeminin üst sıralarında yer almalı, bu konuda hem ne gibi yeni kaynakların bulanabileceği, hem de şu anda yetersiz olan geleneksel kaynakların nasıl çoğaltılabileceği araştırılmalı.
Ülkenin son 9 yıldaki en büyük başarısı enflasyonun % 80’lerden tek haneli rakamlara düşürebilmiş olmasıdır. Ancak benim görüşümce, bu başarının temel kaynakları, TCMB’nin bağımsızlığını kazanmış olması, ve Sayın Süreyya Serdengeçti’nin enflasyon beklentilerinin kırılmasında en zor dönemi temsil eden enflasyon savaşının başında göstermiş olduğu liderlikti.


No comments:

Post a Comment