Monday, 5 August 2013

BÜYÜME POLİTİKASI: FİNANSMANI, KALİTESİ, HIZI, VE SÜRDÜRÜLEBİRLİĞİ

Prof. Dr. Vefa Tarhan


Türkiye’de tüm ekonomik yöneticilerin, hatta iş dünyasının ülkenin geçmişteki yüksek büyüme hızı ile iftihar ettiklerini biliyoruz. Ancak, Dünyanın en hızlı büyüyen ekonomisi olan ve cari fazla yaratan Çin’in performansının tersine Türkiye’nin yüksek büyüme hızı cari fazla yerine cari açık yaratan bir nitelikte olduğu için, hem sürdürülemeyecek bir büyüme politikasını hem de yüksek dış finansman ihtiyacı yaratmakta olduğu için, sağlıklı bir durumu temsil etmiyor.

Bu yazı büyüme – finansman ihtiyacı konusunu hem makro ekonomik hem de kurumsal finansman perspektifi ile inceliyor. Bu analiz, büyüme politikasının sadece şirket satışlarını ya da ekonominin üretimini artırmasına odaklanamayacağını, aynı zamanda bu artışın nasıl finanse edileceğinin de belirlenmesi gerektiği gerçeğini gösteriyor. Şirket yöneticilerinin sadece satışlarını nasıl artırabileceklerine karar vermeleri yeterli olmaz; yöneticilerin aynı zamanda söz konusu satış artışı için gereken finansmanı bulup bulamayacaklarını ve ne gibi finansman kaynaklarını kullanacaklarını da sorgulamaları da gerekir.  Aynı şekilde, ekonomik yöneticiler GSYH’yı belli bir oranda artırmalarının mümkün olup olmadığını incelemekle yetinemez; bu yöneticilerin aynı zamanda GSYH’deki artış için gereken finansman ihtiyacının miktarının ve kaynaklarının ne olacağını da plânlamaları da gerekir.

Büyüme politikasına 2 yönlü yaklaşım

Büyüme-finansman ihtiyacı konusu iki alternatif yönlü yaklaşımla incelenebilir: 1. Önce büyüme hızı konusunda bir seçim yapılır, sonra seçilen alternatifin ne miktarda ek finansman ihtiyacı yaratacağı hesaplanır ve bu finansmanın kaynakları belirlenir.  2. Alternatif olarak, da konuya bulunabilecek finansmanla başlayıp, söz konusu finansmanın ne gibi bir büyüme hızı ile uyumlu olacağını belirlenebilir.  İkinci alternatif “sürdürülebilinir büyüme hızı” olarak bilinir.

Yazı, büyümenin neden ek finansman ihtiyacı yarattığını konuyu önce şirket düzeyinde inceleyerek açıklıyor.  Türkiye büyüme tecrübesinin niçin carı açık sonucu yarattığı konusunu inceledikten sonra, yazı Türkiyenin geçmişte dış finansman ihtiyacını nasıl karşılamış olduğunun analizini yapıyor. Bu analiz ülkenin gittikçe sağlıksız finansman kaynaklarını kullanmakta olduğunu gösteriyor. Dış finansman konusu ülkenin en önemli kırılganlık noktasını oluşturmakta.  Fed’n geniş para politikasına yakında son verecek olması durumu, küresel risk iştahının kurumuş olduğu gerçeği, ve ‘faiz lobisi’ boyutlu retorik ile birleştirildiğinde Türkiyenin diş finansman konusunun ne kadar kritik olduğu gerçeği ortaya çıkıyor.

Nitekim 2 ay gibi kısa zamanda gösterge faizi %4.61’den %9.11’e, ve 10 yıl vadeli hazine bonosu faizi ise %6.22’den %9.31 seviyesine çıkmış vaziyette. Ek olarak bu sürede TL’deki değer kaybı %8, Borsanın kaybı ise %23.1 civarında gerçekleşti.

Yazının tümü için lütfen şu link’e tıklayın:  http://t24.com.tr/yazi/basarili-bir-buyume-politikasi-icin-ne-yapilmali/7171

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 
 




































 

 

 

 

 

 
 
 
 
 
 


YAKIN GELECEKTE BİR KRİZ OLMASA DA ÖNEMLI BİR TÜRBÜLANS YAŞANABİLİR!

 

 

Prof. Dr. Vefa Tarhan

Bu yazı 6 bölümden oluşan ve her bölümü bir-kaç gün arayla yayınlanacak olan “Ekonominin bu günkü durumu ve daha da karanlık yakın geleceği” dizisinin giriş bölümünü temsil ediyor. Bu bölüm dizinin ana hatlarını çizip diğer bölümlerde hangi konuların tartışılacağını açıklayacak. İkinci bölüm, belki de ekonominin bu gün içinde bulunduğu güç durumdan birinci derecede sorumlu olan büyüme-finansman ihtiyacı ilişkisini inceleyecek.
Büyümenin boyutları
Büyüme politikasının iki boyutu olur: Büyümenin hızı ve kalitesi. Büyüme ile ilgili sorunları daha iyi açıklayabilmek için konuyu hem şirket, hem de ekonomi çerçevesinde değerlendirmek faydalı olur. Konuya şirket platformunda baktığımızda büyüme hızı satışlardaki artış ile, kalitesi ise, büyümenin şirkete ne derecede kâr/zarar yaratmakta olduğu  ile ölçülür.  Büyüme ekonomi düzeyinde incelendiğinde ise, kalitenin göstergesi, büyümenin ne derecede cari açık ya da fazla yarattığı hakkında olur.  Benim görüşümce, ekonomik yöneticilerin her şeyden çok büyüme konusuna öncelik vermiş olmalarının yarattığı  problemleri anlamadan, ekonominin bu gün geldiği noktayı açıklamak mümkün olamaz.
Dizinin üçüncü bölümü ekonominin bu günkü durumunu yansıtan döviz ve faiz verilerini inceleyecek. Görüleceği gibi 2 ay gibi çok kısa zamanda bu verilerde çok sert ve olumsuz gelişmeler yaşandı. Bu bölüm söz konusu büyük boyutlu değişikliklerden ne gibi faktörlerin sorumlu olduğunu da inceleyecek.  Bu analiz sonucu olarak Türkiyede faiz ve döviz değerlerinde kısa bir süre içinde yaşanan büyük çaplı değişikliklerin ülkenin yakın gelecekte dış finansman bulabilme konusuda yaşayacağı güçlüklerin bir göstergesi olduğu görüşünü savunacağım. Bir sonraki bölüm, ekonominin bu günkü noktaya nasıl gelmiş olduğu inceleyecek.  Bu bölümde yapılacak analiz, ekonominin bu gün içinde bulunduğu güç koşulların hakim olduğu ortamdan birbiriyle uyumlu olmayan hedeflerin aynı zamanda gerçekleştirilmeye çalışılmasının önemli derecede sorumlu olduğunu gösterecek.  
Dizinin 5. Bölümü geçmişte uygulanan ekonomik politikaları gündeme getiriyor. Bu bölüm, ekonominin bu gün içinde bulunduğu darboğazdan önemli ölçüde geçmişte uygulanan politikaların sorumlu olmasının analizini içeriyor.  Geçmişte uygulanan ve sürdürülebilinir olmayan büyüme  politikasının faturasının bu günün ve yakın geleceğin problemleri şeklinde kesilmiş olması tutsat krizi sonrası küresel konjonktürde yaşanan değişikliklerden kaynaklanıyor.  Konjonktürdeki değişmeye rağmen, geçmişte uygulanan politikaların bu gün de aynı sonucu doğuracağı varsayımına dayanarak aynı politikaları uygulamaya devam etme eforlarının da  ekonomide problemler yarattığını açıklayacak.
Dizinin son bölümü ise iki konuya odaklanacak: 1. Geçmişte ekonomik politikaların ne gibi bir mekanizmayla oluşturulmuş olduğunu ve bu politika formasyonunun yarattığı eksiklikler/çarpıklıklar boyutlu olarak yarattığı problemler. 2. Dizinin son bölümü ayrıca uygulanmakta olan ekonomik politikaların ve küresel gelişmelerin yakın gelecekte enflasyon, cari ve bütçe açığı, büyüme, gibi değişkenlerde ne gibi sonuçlar yaratma potansiyeli olduğu konusunda analize dayanan tahminleri de içeriyor ve ekonominin yakın gelecekte karşılaşacağı muhtemel problemleri tartışıyor.
Dizinin Vardığı Sonuç
Altı bölümlük bu dizinin sonunda vardığım ana sonucun ne oduğu konusunda muallakta kalmanızı istemiyorum.  Yazılarımı, söyleşilerimi, vs. takip edenler bilir; epeyce uzun bir zamandır Türkiyenin bir dış finansman darboğazı tehlikesi ile karşı-karşıya olduğunu ifade etmekteyim.  Ancak, dizinin 3. Bölümünün konusu olacak son 2 ayın ekonomik gelişmelerinin ışığında,  bu gün daha da ileri gidip, ekonominin yakın gelecekte, bir  kriz olmasa da önemli dereceli bir türbülans yaşayacağını sanıyorum.
Yazının tümünü okumak için lütfen şu link’e tıklayın:  http://t24.com.tr/yazi/yakin-gelecekte-bir-kriz-olmasa-da-onemli-bir-turbulans-yasanabilir/7150

 

 

 

 

 

 

 

 

 


FAİZ LOBİSİ Mİ, FAİZ LOBİSİ FOBİSİ Mİ?


 
 

Prof. Dr. Vefa Tarhan

 
Son günlerde Başbakan’ın devamlı olarak tekrarlamasına şahit oluyoruz. Söz konusu terim ‘faiz lobisi’. Başbakan, devamlı olarak böyle bir lobinin var olduğunu ve faizlerin yükselmesinden sorumlu olduğunu söylemeye başladı. 
Önce böyle bir lobinin var olup olmadığını sorgulamakla başlayacağım. Daha sonra, böyle bir lobi var bile olsa, faizleri yükseltmelerinin nasıl mümkün olacağını tartışacağım. Daha sonra ise, faizleri artırma yetenekleri olsa bile, bunu yapmalarının elde edecekleri kâr/zarar açısından mantıklı olup-olmadığını inceleyeceğim. Son olarak da eğer bir  ‘faiz lobisi’ var ise, Gezi Parkı sonrası hisse senedi fiyatlarında da tahvil fiyatlarına paralel olarak, hatta, daha da sert düşüşler yaşandığına göre, faiz lobisine ek olarak ayrı bir ‘öz sermaye maliyeti lobisinin’ var olup-olmadığının araştırılması gerektiğini ‘savunacağım’.
Faiz lobisi var ise, bu çok yetenekli bir lobi olamaz
Türkiyenin 10-yıl vadeli hazine bono faizleri 2011 sonunda %9.59 iken, 2012 sonunda %6.75’e düştü. Bu düşüş devam ederek 22 Mayıs’da %6.22 seviyesine indi.  3 ay vadeli hazine bonoları faizi ise 2012 sonunda, %5.93 iken, 28 Mayıs’da %4.88’e kadar, yani %1’i aşan bir düşüş yaşadı. Bu veriler tabii akla şu soruyu getiriyor: Faizlerin yüksek olmasından kâr ettiği iddia edilen bu lobi, nasıl oldu da bu sert faiz düşüşlerini engelleyemedi? Faizlerin bu kadar kısa zamanda bu kadar yüksek boyutlu olarak düşmesini önleyemeyen bir lobi bence faizleri artırmaktan da aciz olur.
Gezi Parkı eylemleri ve faizler
Son 2.5 yıldır faizler bir düşüş trendi sergilediğine göre, demek ki faiz lobisi faiz inişlerinin önüne geçemedi. Belki de bir tesadüf ama, faizlerdeki yükselişler Gezi Parkı eylemlerinin başladığı tarihlerde başladı. Nitekim, 17 Mayıs’da %4.61 ile tarihin en düşük seviyesini gören gösterge faizi, 22 Mayıs, 29 Mayıs, 31 Mayıs, 3 Haziran, 7 Haziran, 10 Haziran, ve 11 Haziran’da (saat 12:51 itibariyle) sırasıyla şu seviyelerde gerçekleşti: %5.04, %5.45, %5.97, %6.44, %6.55, %6.27, ve %6.51. 10 yıl vadeli hazine bonosu faizi de benzeri bir yükselme sergiledi. Yukardaki tarihlerde bu faiz sırasıyla şu şekilde oldu: %6.22, %6.57, %6.84, %7.04, %7.41, %7.42, %7.51 (yine saat 12:51 itibariyle). Tabii aynı tarihte diğer vadeli faizlerde de benzeri artışlar gerçekleşti.
Faizlerdeki bu artışın Gezi Parkı eylemlerinin başlamasına denk gelmesi, sanıyorum bir tesadüf olamaz. Bu durumda cevaplanması gereken soru şu oluyor: Gezi Parkı eylemlerini tetikleyen Başbakanın, kendi başına verdiği görkemli inşaat (3. köprü, yeni hava-alanı, kanal, vs.) ve toplum mühendisliği projeleri (alkol konulu kısıtlamalar, vs.) kararları mı, faizlerde yükselişleri tetikledi, yoksa, faizlerdeki artış mı toplumda rahatsızlıklar yaratıp, Gezi Parkı direnişini başlattı? Sanırım bu sorunun cevabı, nedensel ilişkinin söz konusu projelerin, Gezi Parkı direnişine kapı açtığı şeklinde. Bence, bu durumun hızla ülkede yayılan bir protesto hareketine dönüşmesi, politik istikrar boyutlu belirsizlikleri artırarak, risk primlerini yükseltip, faizlerin yükselmesi sonucunu yarattı.
‘Faiz lobisinin’ faizleri yükseltmesi mantıklı bir davranış olur mu?
Bunu yapabilme yetenekleri olsa bile (ki böyle bir güçlerinin olmadığından hiç şüphem yok),  bu sorunun cevabı çeşitli nedenlerle “hayır” oluyor.  Bu nedenlerden bir-ikisini açıklayayım.
1. Bankaların tahvil yatırımları var. Faizleri yükseltmeleri, yukardaki örnekte gördüğümüz gibi, bu tahvillerin değerini düşürüp, zarar etmeleri sonucunu yaratır. Dolayısıyla, ellerinden gelse bile faizleri yükseltmeleri, kendilerini ayaklarından vurmalarını temsil eder.
2. Bankaların faiz vade riski vardır. Bundan, banka finansman kaynaklarının ortalama vadesinin, verdikleri kredilerin vadesinden daha kısa olmasını kastediyorum. Bir bankanın senede %10’dan 10 yıl vadeli konut kredisi verdiğini düşünelim. Bankanın bunu mevduat ve kısa vadeli borçla finanse ettiği gerçekçi bir varsayımdır. Bankanın konut kredisi için gereken parayı bulma maliyeti %7 olsun. Bu durumda net faiz kârı (marjı) %3 oluyor. Faizlerin yükselmesi, konut kredisinin getirisini artırmaz, o faiz sabittir. Ancak, bankanın para bulma maliyetini artırır, diyelim bunu %9 yapar. O zaman ne oldu? Konut kredisinden senede %3 kâr sağlarken, şimdi faiz kâr marjı %1’e düştü. Tabii, faizler yeteri kadar artarsa, banka konut kredisinden senede %3 kâr yerine, zarar bile edebilir.
Acaba ülkede bir de ‘öz sermaye maliyeti’ lobisi var mı?
Yukarda, tahvillere yatırımcı tarafından bakarsak, piyasa faizi, ya da tahvil yatırımcılarının talep ettiği getiri oranı kavramının, konuya tahvil ihraç eden şirket ya da devlet açısından baktığımızda, aynı kavramın kredi maliyeti olarak tercüme edilebileceğini belirtmiştik.
Bir hisse senedinin fiyatı da, teorik olarak bu menkul değerin ilerde sağlaması beklenen nakit akışlarının bu günkü değerine eşit olur. Tabii, bu günkü değerin belirlenmesi için yine bir iskonto oranına ihtiyaç olur. Tahvil yatırımcılarının kullandığı iskonto oranınından daha da yüksek olması gereken bu orana yatırımcı açısından bakarsak hissedarların talep ettiği getiri oranı denilir. Aynı kavramı yukardaki yazı-tura anoljisi ile ifade etmeye çalışırsak, yani konuya şirket yönünden bakarsak, buna özsermaye maliyeti denir. Tahvillerde nasıl faizler ile tahvil fiyatları arasında ters bir ilişki varsa, aynı ters ilişki hisse senetleri fiyatları ile özsermaye maliyeti için de geçerlidir. Bir hisse senedi fiyatının artması (düşmesi), özsermaye maliyetinin düşmesi (artması) anlamına gelir.
Ayrıca, Türkeye’de tahvil piyasasının, hisse senedi piyasasından çok daha derin olduğunu biliyoruz. Sıvı piyasalarda bir aktörün (yatırımcının) alım/satım işlemleri fiyatları etkileyebilir. Derin piyasalarda ise derinliğin derecesine göre bunun etkisi çok sınırlı olur ya da hiç olmaz. Dolayısıyla, eğer sermaye piyasalarında lobinin varlığı söz konusu ise, bir ‘öz sermaye maliyeti’ lobisinin var olması ihtimali, ‘faiz lobisi’ ihtimalinden daha da yüksek olmalı.
Gezi Parkı direnişi sonrası hisse senedi fiyatlarındaki düşüş, tahvil fiyatlarına oranla çok daha sert olarak gerçekleşti. Örneğin son 5 günde BİST’de yaşanan düşüş %14.3 civarında; 22 Mayıs’dan bu güne kadar olan düşüş ise %19 civarında oldu
Sn. Başbakan faizlerdeki (kredi maliyetlerindeki) yükselişten ‘faiz lobisini’ sorumlu tutuyor. Hisse senetleri piyasası tahvil piyasasından çok daha sıvı olduğu için, hisse senetleri fiyatlarının manipulasyonu da çok daha kolay olmalı.  Ayrıca, bu fiyatlardaki düşüş tahvil fiyatlarından daha sert olmuş olduğuna göre, özsermaye maliyetinde, faizlere oranla çok daha sert bir yükselme yaşanmış olmalı.  Bu nedenle, tutarlılık açısından, bence Sn. Başbakan ‘özsermaye maliyeti lobisini’ de sorumlu tutmalı. Ayrıca, faiz lobisi üyeleri bilindiğine göre, hisse senedi lobisinin üyelerinin kimlerden oluştuğu da belirlenmeli.      
Bu yazinın tümünü şu link’te bulabilirsiniz:  http://t24.com.tr/yazi/faiz-lobisi-mi-faiz-lobisi-fobisi-mi/6874

 








































http://t24.com.tr/yazi/faiz-lobisi-mi-faiz-lobisi-fobisi-mi/6874

GEZİ PARKI DÜŞÜNCELERİ

 


GEZİ PARKI DÜŞÜNCELERİ

 

Prof. Dr. Vefa Tarhan

 

 
Epeydir blog siteme yeni yazılar post edememiştim. Bu gün bunu telafi edecek ve 4 blog post edeceğim.  Bunlardan ilki Gezi Parkı olayları hakkında yazdığım bu blog temsil ediyor.
Geҫmişte yazılarımda ekonomik politikaları verilere ve analize dayanan bilimsel metodoloji yӧntemiyle eleştirdiğimi, konuları hissi/politik/ideolojik boyutlu olarak değil de kiliksel bir yaklaşımla aҫıklamaya ҫalıştığımı biliyorsunuz.  Politik boyutlu olan bu yazı benim çok ender bir teşebbüsü temsil ediyor.  Ancak, ileriye yӧnelik olarak, planım yazılarımın eskiden olduğu gibi, yine ekonomik/finansal konulara odaklanması.
Şu konuda, sanırım tüm taraflar – hükümet, muhalefet, eylemciler, yerli ve yabancı medya, vs. bir gӧrüş birliğindeler: Eylemler Gezi Parkı hakkında değildi. Gezi parkı bardağı taşıran son damlaydı. Gezi Parkı olmasaydı, patlamayı bir başka gelişme yaratacaktı. Eğer, sosyal medyanın yorumlanması ölçülmesi teknolojisi gelişmiş olsaydı, Başbakanın arka – arkaya kimseye sormadan verdiği yüksek boyutlu, mali, toplum mühendisliği, ҫevresel kararların toplumda tansiyonun yükseltmekte olduğu belirlenebilinecekti.  Eğer, olayın bӧyle bir 'otopsisini' yapmak  mümkün olsaydı, bu egsersizin potansiyel olarak hem hükümete hem de topluma faydası olacaktı.
Konuya ex-post olarak bakıldığında, yani, konu olay-sonrası olarak, dikiz aynasının sağladığı avantajla  incelendiğinde, ve eğer Financial Times gazetesinin 28 Mart, 2012 tarihli sayısında Başbakan hakkında yazılan bir makalede yapılan ortak temalı bir-kaҫ gӧzlem Başbakanın kararlarını gittikçe izole olduğu bir ortamda vermekte olduğunu ifade ediyor. Böyle bir ortamda, denetim ve dengeler mekanizmasının efektif olarak işlemesi ihtimali düşük olur. 
Bu durum hem toplum iҫin, hem de toplumun lideri iҫin tehlikeli bir ortam oluşturur.  Ҫok sayılı lider mutlak iktidardan hoşlanır. Ancak, mutlak iktidarının olması lideri bir kibir tuzağına da sokar. Kimse tarafından eleştirilememesi, her istediğinin sorgulanmadan yapılması tabii ki bir lider iҫin gurur okşayıcı bir ortam oluşturur.  Ancak, bu koşullar  sӧz konusu liderin kararlarının sık olarak ҫarpık olması durumunu da yaratır. Bir liderin kararlarının rasyonel ve doğru olması iҫin en ӧnemli ve gerekli temel maddeler, gӧrüş ҫeşitliliği ve veri zenginliğidir.
Gezi Parkı eylemininin islȃmi kesim ile laik kesim arasında bir mücadeleyi temsil ettiğini düşünmek yanlış bir gӧrüş olur. Bence, anlaşmazlık laik/dindar gruplar arasında değil de ҫogulculuk ile otoriterizm hakkında. Demokratik bir siyasi sistemin sağlıklı bir yapısı olması iҫin gerekli ve yeterli koşullar, sistemin hem 'ҫogulcu' unsurları, hem de iyi işleyen bir 'denetim ve dengeler' mekanizmasını iҫermesini ӧnerir.
Bu arada Sn. Başbakanın dün ifade etmiş olduğu bir gӧrüşüne katıldığımı belirtmek isterim. Ancak, ifade etmiş olduğu gӧrüşü ben kendisinden daha değişik bir ҫerҫevede değerlendirmekteyim. Başbakan Erdoğan, Türkiye İhracatçılar Meclisindeki konuşmasında  şunu soyledi: "Sistem içinde en az iktidar kadar muhalefet de güçlü, kaliteli, seviyeli olmak zorundadır. En az iktidar kadar çalışmak, proje üretmek durumundadır". Bu gӧrüşe katılıyorum.
Ancak, "Muhalefet, iktidarın seviyesine ulaşamazsa, yanına yaklaşamazsa, aşırı uçların eline geçer" ҫumlesinin.."aşırı uҫlar..." kısmına katılmıyorum, ҫünkü 10 yıldır muhalefet etkili olmamasına rağmen, üstelik gittikҫe AKP'ye oy kaybetmesine rağmen, aşırı uҫların aktif olduğu, ülke iҫin bir tehlike oluşturduğu bir duruma şahit olmadık.
Başbakan'ın muhalefet partileri boyutlu gӧrüşlerinin ӧnemli kısmına katılmamın nedeni, benim gӧrüşümce, AKP'nin başarısından sadece AKP sorumlu olmaması. Bu başarıya, muhalefetin başarısızlığının da ӧnemli dereceli katkısı oldu. Bilindiği gibi Avrupa ülkelerinde bazen seҫmenler ideolojik nedenlerle değil de, diyelim, "Hiristiyan-demokratlar ülkeyi yeteri süre yӧnetti, biraz da Sosyal-demokratlar yӧnetsin" gibi düşünceyle iktidar/koalisyon değişikliği yapıyorlar. Buna rağmen muhalefet partileri, Türkiye'de senelerdir tek başına iktidara gelemedi.
Yazının son bölümünde bu olayların ciddi ekonomik etkileri olacağını ve etkilerin ne gibi ekonomik değişkenleri içereceğini tartışıyorum.  Malesef, olaya 2 ay aradan sonra sonra baktığımızda faizler, döviz değerleri, borsa hareketleri açısından Haziran başında yapmış olduğum bu tahminlerin doğru çıkmış olduğunu görüyoruz.  Bu dönemde, aynı zamanda Fed’in ayda 85 milyar dolarlık tahvil satın alımlarına son vereceği, hatta piyasalardan para çekmeye başlayacağını  konusunu sık sık gündeme getirmesinin galişen ülke faiz ve döviz değerlerinde yükselişleri tetikledi. Ancak bu verilerin Türkiye ekonomisinde, diğer gelişen ülkelere oranla çok daha sert olarak gerçekleşmiş olması Başbakanın ‘faiz lobisi’, komplo teorileri’ gibi retoriğinin yabancı yatırımcıların Türkiye’ye duydukları güvende bir erozyon yaşamış olduklarını gösteriyor. Bir sonraki yazımda bu konuyu inceleyeceğim.

Yazının tümünü şu link’te bulabilirsiniz:  http://t24.com.tr/yazi/gezi-parki-dusunceleri/6829