Friday, 12 April 2013

TÜRKİYE DIŞ FİNANSMAN İHTİYACINI NASIL KARŞILAYACAK ?

TÜRKİYE DIŞ FİNANSMAN İHTİYACINI NASIL KARŞILAYACAK ?

Prof. Dr. Vefa Tarhan

Son yazımda (  http://t24.com.tr/yazi/ekonominin-dis-finansman-problemi/6412  ve http://vefatarhan.blogspot.com/2013/03/ekonominin-dis-finansman-problemi.html  ) Türkiyenin dış finansman ihtiyacını muhafazakȃr olarak hesaplamıştım ('çılgın projelere' para harcanmayacağı, ve 2013 cari açığının orta vadeli programda (OVP) öngörülen miktarda gerçekleşeceği varsayımlarını kullanmıştım). OVP'nin cari açık projeksiyonu olan 60 milyar dolar, vadesi 1 yıldan az olan, dolayısıyla 2013'de ödenmesi gereken 150 milyar dolarlık dış borçlara eklendiğinde 2013'de Türkiyenin dış finansman ihtiyacının 210 milyar dolar olduğu ortaya çıkmıştı.
Geçen hafta Uludağ zirvesinde Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan, T24 Genel Yayın Yönetmeni Doğan Akın ve T24 yazarı Murat Sabuncu ile bir söyleşi yaptı
(http://t24.com.tr/haber/babacan-ekonomik-sorunlar-cozulmezse-abde-siyasi-birlik-gevser/226715 ). Sayın Akın bu şöyleşide T24'ün 24 Mart sayısında yayınlanan dış finansman konulu yazımı (http://t24.com.tr/yazi/ekonominin-dis-finansman-problemi/6412 ) şu soruyla gündeme getiriyor:
Doğan Akın: Geçen hafta Prof. Vefa Tarhan ayrıntılı bir analiz yayınladı T24’te bizim internet gazetemizde. Bu senenin finansman ihtiyaçlarına ilişkin olarak. İşte 60 milyar dolar civarında öngörülen cari açık, kısa vadeli iç borç geri dönüşleri yani yaklaşık 200-210 milyar dolar civarında dış finansman ihtiyacından söz etti yazısında. Bir risk yönetimi olarak nasıl öngörüyorsunuz. Çünkü o yazı da iyimser bir yazı değildi.
 
Sayın Babacan bu soruyu şu şekilde cevaplıyor:
Sn. Babacan:
Şimdi şöyle; Dünyada likidite çok. Merkez bankalarında şimdiye kadar görülmemiş miktarda para bastılar dağıttılar ama güven olmadığından o likidite bir yerlerde park edilmiş duruyor. Hareket ettirmek zor. Cezbetmek zor. Şimdi Türkiye’de güven olduktan sonra ve makul getiriler olduktan sonra Türkiye’ye finansmanla ilgili herhangi bir sıkıntı olmaz. Ama iki unsur var; güven  yani doğru politikaları izlemeye devam edeceğiz. Bir de tabi para makul getiri elde edecek. Bu ortamı oluşturduğumuz sürece finansman sorunu olacağını beklemiyorum açıkçası.
 
Kısa vadeli Türkiye’nin dış borcuna gelecek olursak. Biz ona şöyle bakıyoruz;  hem yeni alınan kredilerden bir yıl içerisinde vadesi dolacak olanlar birde eskiden kullanılmış kredilerden yine 1 yıl içerisinde vadesi dolacak olanlar. Yani bunların toplam rakamı bizim bankamızın rezervleri kadar belki biraz daha fazla filan yani. Öyle orada ciddi bir şey. O önemli bir ölçüdür çünkü. Yani bir ülkenin rezevleriyle ithalatının oranı. Ya da rezervlerle bir yıl içerisinde vadesi dolacak ödemelerin oranı. Buralara baktığımızda oranlarımız bizim her sene iyileşerek gidiyor.
 
Sayın Babacan'ın dış finansman kaynakları cezbetmemiz hakkındaki görüşleri
 
Bu cevabın 2013 için hesapladığım dış finansman ihtiyaç rakamının gerçekçiliğini sorgulamadığını görüyoruz (yukarda belirttiğim gibi, muhafazakar varsayımlar kullandığım icin, eğer bir hata varsa, bu hata, bulduğum rakamın düşük olduğu yönünde olmalı). Sn. Babacan cevabında şu noktaları vurguluyor:
1. Dünyada çok bol miktarda likidite var. Bu konuda bir görüş ayrılığım yok. Nitekim, söz konusu yazımda verdiğim gelişmiş ülkelerin 10 yıl vadeli hazine bonoları nominal faiz oranlarının %0.6 ile %1.8 arasında olması (%2 gibi bir enflasyon beklentisi kullanılırsa, yatırımcıların söz konusu tahvillerden eksi reel getiri beklentileri olduğunu ima ediyor). Bence, bunun nedeni yatırıcıların - küresel belirsizliklerin tetiklediği – bir 'emin liman' arayışında olduklarını, büyük boyutlu bir zarar yaşamamak için reel olarak ufak bir zarara razı olduklarını ve bu nedenle paralarını söz konusu çok düşük riskli yatırımlara park etmiş olduklarını gösteriyor. Sn. Bakan ile paylaştığım dunyada çok bol likidite olduğu hakkındaki bu görüşü uzun zamandır yazılarımda ifade etmekteyim. Tabii, bu aynı zamanda, Türkiye gibi ülkelerin yatırımcıları nasıl kendi ülkelerinde (riskli) yatırım yapmaya ikna edebilecekleri sorusunu tetikliyor.
2. Sn Devlet Bakan'ının vurguladığı ikinci noktada finasman cezbetme konusunun Türkiye için bir problem olmayacağı hakkında. Problemin yeterli miktarda likidite olmaması değil de, bu parayı çekebilmek olduğu görüşüne de katılıyorum. Ancak, Türkiyenin geçmişte yatırımcılara güven veren sağlıklı ekonomik politikalar uygulamış olduğunu, ve bu uygulamalarını devam ettirmek niyetinde olduğu için gereken finansmanı cezbetmekte bir problem yaşamayacağı görüşünü paylaşmam mümkün değil.
3. Vurgulanan üçüncü nokta ise şu: ekonomide olasalı kötü bir senaryonun oluşması durumunda, bu şartlar altında bile, TCMB'nin yüksek miktarda olan ve gittikçe artan rezervlerinin bir güven ağını temsil ettiği. Ayrıca, bu rezervlerin vadesi dolacak borçların çok yüksek bir oranını karşılayacağı, dolayısıyla olumsuz bir senaryonun ülkede dış finansman boyutlu güçlükler yaratmayacağı.
TÜRKİYENİN DIŞ FİNANSMAN KAYNAKLARI ÇEKEBİLMESİ
Dış fınansman kaynakları: Geçmişte yaşanan ve gelecek yönlü güçlükler
Bu son 2 noktada Sn. Devlet Bakanı ile önemli dereceli görüş ayrılıklarım var. Önce Türkiyenin yabancı yatırımcıları cezbedebilme yeteneğini değerlendireceğim. Sağlıklı olduğu konusunda ekonomistlerin fikir birliğinde oldukları 2 finansman kaynağından birisini temsil eden doğrudan yatırımlardan (diğeri ise tasarruflar) Türkiye, geçmişte payını alamamıştır. 2003-2012 döneminde ülke dünyada hiç de küçük olmayan toplam doğrudan yatırımların (2007'de 2 trilyon dolar, 2012'de 1.4 triyon dolar), %1 kadarını ancak 2 yıl çekebilmiştir (2005 ve 2006).  Söz konusu 10 yıllık dönemde Türkiyenin dünya doğrudan yatırım pastasındaki payı binde 7.5 civarında oldu. Bu veriler Türkiyenin, en azından yabacı şirketler tarafından, 'güven veren bir ülke' olarak görülmediğini açıkça ortaya koyuyor.
2011'de doğrudan yatırımlar $13.7 milyar olarak gerçekleşti, yani aynı senenin cari açığının sadece %18'sini, dış finansman ihtiyacının ise sadece %6.5'lik kesimini finanse edebildi. 2012'nin net doğrudan yatırımları %39'luk bir düşüşle $8.3 milyar olarak gerçekleşti (Sn Çağlayan'ın "Türkiyenin doğrudan yatırım çekmede adeta bir 'çiçek bahçesi' olduğu" beyanatına rağmen (Dünya, 14 Ağustos)). Bu rakam 2012 dış finansman ihtiyacının %4.5'ini temsil etti. Aynı zamanda, 8.3 milyar dolar, 2012 dünya toplam net doğrudan yatırımlarının binde 6'sına tekabül etti. Dünya şirketlerine ek olarak, Türkiye sermaye piyasalarından da uzun vadeli finansman kaynağı bulmakta kronik zorluklar yaşamaya devam ediyor. Tabii bu denek oluyor ki ülke ekonomisi yabancı şirketlere (doğrudan yatırımcılar) ek olarak, uzun vadeli finansman sağlayan yatırımcılara da güven verememekte.
Sonuç olarak, geçmişte Türkiye, cari açık ve dış finansman ihtiyacını genellikle başta DNA'sı çok ürkek olan portfoy yatırımları ('sıcak para') olmak üzere, kısa vadeli kaynaklarla finanse etme zorunda kalmıştır. Hatta, geçmişte yeteri kadar 'sıcak para' ve diğer kısa vadeli kaynakları dahi bulamadığı için ülkemiz TCMB'nin reservlerini eritmek zorunda kaldığı zamanlar da olmuştur. Örnek olarak, 7 ayı kapsayan Temmuz 2011 - Ocak 2012 dönemini gösterebiliriz. Bu dönemde 14.3 milyar dolarlık reserv eritme durumunda kaldık (aynı dönem cari açığının %40'ı). Net sıcak para girişi bu dönemde sadece $6.2 milyar olarak gerçekleşti (cari açığın %17'sini finanse etti).
Ayrıca, aşağıda açıklayacağım gibi Türkiyenin bazı ekonomik politikaları sanıldığı kadar sağlıklı değil. Ek olarak, rekordan rekora kostugunu devamlı olarak medyada gordüğümüz TCMB'nin rezervlerini Sn Bakanın'ın iddiasının tersine aşağıda yapacağım hesapların göstereceği gibi hiç de yeterli olmadığını gösterecek.
Yazının tümüne ulaşmak için T24'de "Türkiye dış finansman açığını nasıl karşılayacak?" başlığı ile yayınlanan yazımın lütfen şu link'ine tıklayın:
 
 
 
 
 
 
 

 
 
 
 
 
 
 
 

 
 
 

 

 

 

 
 
 
 
 


Wednesday, 27 March 2013

EKONOMİNİN DIŞ FİNANSMAN PROBLEMİ




EKONOMİNİN DIŞ FİNANSMAN PROBLEMİ


Prof. Dr. Vefa Tarhan


Yakın gelecekteki yazılarımda - araya beklenmedik acil bir ekonomik  konu girmezse (ki bildiğimiz gibi Türkiye'de bu tip olaylar olabiliyor) - ekonominin çeşitli boyutlarını inceleyip bir karnesini çıkarmayı planlıyorum. Ekonomik karne ile ilgili olarak değerlendirmeyi düşündüğüm konular arasında şunlar var: Dış finansman Problemi, işsizlik, bütçe açığı ve mali disiplinin sağlığı, vergi sistemi ve yapısı, sermaye piyasasının durumu, büyüme hızının niteliği ve maliyeti, ekonomide kredi kullanımı, ülkenin net reservlerinin miktarı, TCMB'nin para politikaları, vs.

Ekonominin yakın gelecek için en hassas kırılganlık noktası olarak gördüğüm için incelemerime bu yazımda dış finansman problemi ile başlamayı uygun buldum.

2013'de ’çılgın projeler' ile ilgili finansman hesaba katılmasa bile ülkenin rekor miktarda dış finansmana ihtiyacı olacak ($210 milyar). Ayrıca, bunun nispeten düşük bir oranı cari açıkla ilgili ($60 milyar). İhtiyacın %72'si vadesi dolan borçların geri ödenmesi için gerekiyor ($150 milyar). Dolayısıyla, bir Yunanistan olmayacaksak bunların ödenmesi şart. Problemi daha da vahim hale getiren bu rekor ihtiyacın hem uzun vadeli finansal yatırimcıların hem de yabancı şirketlerin riske olan iştahın çok düşük olduğu bir ortamda bulunması gerekmesi. 10 yıl vadeli gelişmiş ülke Hazine bono faizlerinin %0.6, %1.39, %1.72 gibi enflasyon beklentisi olarak düşünülebiliniecek %2'nin altında olması, yani bu yatırımcıların eksi reel getirilere razı olmaları, Türkiye'ye uzun vadeki kredi sağlama ihtimallerinin neredeyse sıfır olduğunu gösteriyor. Ayrıca, kendi ülkelerinde bile reel sektör yatırımları yapmaktan kaçınan gelişmiş ülke şirketlerinin Türkiye'de doğrudan yatırım yapacaklarını düşünmek de hayal olur (Nitekim 2012'de, 2011'e oranla %40 daha az doğrudan yatırım çekebildik).

Avro probleminin tekrar gündem konusu olacağını Güney Kıbrıs olayında gördük. daha önce iki yazımda, bu problemlerin çözülmesinin mümkün olmadığı görüşünü savunmuştum. (http://t24.com.tr/yazi/avro-problemleri-nedenler-maliyet-kriz-potansiyeli-1/6138 ve http://t24.com.tr/yazi/avro-problemleri-kuresel-belirsizlikler-ve-olasi-bir-krizin-turkiyeye-etkileri-2/6160 ). Bu problemler mutlaka finansman bulma konusunda güçlükler yaratacak.

Bir de cari açık konusu var. 2011'de dünyanın en yüksek cari açıklı ülkesi olduk. 2012'de cari açığın daralması bir başarı olarak pazarlandı. Ancak, bu bilinçli bir politikadan çok önemli ölçüde büyümedeki yavaşlama ve İran'a enerji ithalatımız için ödediğimiz altının 'ihracat' olarak gösterilmesi sonucu olarak gerçekleşti. Hükümetin cari açık probleminin çözümü için uygulamaya koyduğu teşvik paketinin başarılı olmayacağını savunmuştum (http://t24.com.tr/yazi/tesvik-paketi-cari-acik-problemini-cozemez/6297 Henüz bu tahminin yanlış olduğunu gösteren bir delil görmüyorum. Bu konuda alternatif bir yapısal önerimin ise ( http://t24.com.tr/yazi/cari-acik-problemine-yapisal-bir-cozum-onerisi/6305 )  başarı şansının yüksek olduğunu düşünmeye devam ediyorum.

2012 cari açığının %87'sinin ancak 'sıcak para’ ile finanse edilebilmesi küresel finansman ortamının ne kadar olumsuz olduğunu gösteriyor. Sıcak para finansmanın bile geçici bir olay olma ihtimali yüksek. Nitekim, 2011'in 2. yarısı ve Ocak 2012'yi kapsayan 7 ayda Türkiye dış finansman kaynağı bulamadığı için 14,3 milyar dolar tutarında reservlerini eritmek, yani cepten yemek durumunda kaldı.

Sonuç olarak, benim görüşümce Türkiye'nin yakın gelecekte bir dış finansman dar boğazı ortamını önlemesi güç olacak.

Ekonominin Dış Finansman Problemi başlıklı bu yazıma şu link'ten ulaşabilirsiniz:
 

 

Friday, 15 March 2013

YURT GAZETESİ İLE BİR SÖYLEŞİ

 

YURT GAZETESİ İLE BİR SÖYLEŞİ

Sayın Anıl Doğan'ın benimle yaptığı söyleşi

 

İngiltere İşçi Partisinin ve London School of Economics'in 'Türkiye Siyasi Analiz ve Araştırma Merkezinin' ortak olarak organize ettikleri, Avam Kamarasında, 'Türkiye ekonomisi ve küresel belirsizlikler' konusunda bir sunum yapmak için 4 Mart'ta Londra'ya gitmiştim. Bu sunuma İşçi Partisi Vekil ve Lordları, İngilterenin önemli araştırma kurum yöneticileri, ekonomistler, medya üyeleri ve çeşitli davetliler katıldı. Bu seyahatimde Sayın Anıl Doğan benimle Yurt Gazetesi için bir söyleşi yapmıştı.
Yurt Gazetesinde yayınlanan bu söyleşinin link'i:
 
 
 
 
 
 
 
 

 

DÜŞÜNENLERİN DÜŞÜNCESİ - TÜRKİYENİN MALİ DİSİPLİNİ KONUSU

 

TÜRKİYENİN MALİ DİSİPLİNİ KONUSU

Prof. Dr. Vefa Tarhan

 

 

Aşağıdaki link'teki yazı Milliyet Gazetesinin 7 Mart 2013 sayısında Düşünenlerin Düşüncesi köşesinde 'Türkiye’nin Dünyadaki Yeri Nasıl Belirlenmeli?' başlığı ile yayınlandı. Yazı, Türkiyenin övünç kaynağı olarak gösterilen 'mali disiplini' hakkında olduğu için benim kullandığım başlık 'Türkiyenin Mali Disiplini Ne Derece Sağlıklı?' idi.  Gazetenin neden orijinal başlığim yerine söz konusu başlığı kullanmış olduğunu bilmiyorum. Bu başlığın kullanılacağında daha önceden haberim yoktu; başlığı ilk defa yazı yayınlandığında gördüm. Benim görüşümce, yazının içeriği ile uyumlu olanı orijinal başlıktı.

Yazıda, gelişmiş ülkelere oranla mali disiplin konusunda en sık kullanılan iki ölçek olan Kamu Borç Oranı (KBO) = Kamu Borcu/GSYH, ve, Bütçe Açığı Oranı (BAO) = Bütçe Açığı/GSYH kıstaslarına göre Türkiye ile ilgili veriler her iki oranın da düşük olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla, Türkiyenin mali sağlığının belirlenmesi için, eğer metodoljik açıdan doğru olanı gelişmiş ülkeler örnekleminin baz olarak alınması ise, Türkiyenin mali disiplini gerçekten çok sağlıklı görünüyor. Örneğin, 2011 sonunda Türkite'nin KBO'su sadece %39 iken, Japonya'nın %230, ABD'nin %103, Almanya'nın %81 gibi çok yüksek olan borç oranları vardı. Nitekim, 30 gelismiş ülke ortalama KBO'su %106 idi. Aynı tabloyu BAO'da da görüyoruz. 2011 sonunda Türkiyenin bütçe açığı milli gelirin %1.8'i iken (2012'de %2.7'si), Japonya'nın BAO'su %9.8, ABD'nin %10.1, 30 gelişmiş ülke ortalaması ise %6.6 olarak gerçekleşti. Dolayısıyla, bütçe açığı kıstasına göre de Türkiyenin mali disiplini sağlıklı olmuş oluyor.

Ancak, Türkiye'yi diğer gelişen ülkelerle kıyasladığımızda, Türkiyenin gelişmiş ülkelere oranla çok sağlıklı görünen mali disiplininin Türkiye'ye özel bir durumu temsil etmediği, genel olarak diğer gelişen ülkelerin de söz konusu iki kıstas için gelişmiş ülkeler kullanıldığında, sağlıklı mali disipline sahip oldukları ortaya çıkıyor. Nitekim 2011 sonunda 30 gelişen ülke KBO ve BAO ortalaması, sırasıyla %37 (Türkiye, %39) ve %1.8 (Türkiye'nin de %1.8) olduğu ortaya çıkıyor.

Bu veriler iki soruyu gündeme getiriyor: 1. Türkiye'nin mali displini hakkında bir görüş oluşturmak için gelişmiş mi yoksa gelişen ülke örneklemi mi kullanılmalı? 2. 2011 sonunda %230 KBO'su ve %9.8 bütçe açığına rağmen nasıl oluyor da Japonya 10 yıl vadeli Hazine tahvili için sadece %0.97 faiz öderken (Almanya, %1.94, Danimarka, %1.79,vs.), Türkiye'nin aynı vadeli Hazine Bonosu faizi %9.59'du? İlk sorunun cevabını link'teki yazımda veriyorum. Yazımın boyutunun uyması gereken sınır nedeniyle ikinci soruyu Milliyet'teki yazımda inceleyemedim. Yakında, sanıyorum T24'de, bu soruya cevap bulmaya çalışacağım. Milliyet yazısının Link'i:

 


 

 

 

 

 


 

Saturday, 9 March 2013

INGILTERE PARLAMENTOSUNDA YAPTIGIM KONUSMA

 

THE TURKISH ECONOMY AT THE CROSS-ROADS

Its Recent Past and Future Vulnerabilities

 

A Speech by Prof. Dr. Vefa Tarhan

 
4 Mart 2013 tarihinde Ingiltere Parlamento binasında Avam Kamerasının Konferarans salonlarından birisinda İşçi Partisi ve London School of Economics'de olan 'Center for Policy Analysis and Research on Turkey (Türkiye Siyasi Analiz ve Araştırma Merkezi) tarafından ortak olarak organize edilmiş olan bir toplantıda tek konuşmacı olarak 1.5 saatlik bir sunum yaptim. Konu tabii ki Türkiye ekonomisi, ekonominin yakın geçmişinin muhasabesi ve ileriye yönelik kırılganlıklar hakkındaydı. Toplantı sadece davetlilere açıktı.
Konuşmaya İşçi Partisi Milletvekilleri Sayın David Lammy ve Meg Hillier ev sahipliği yaptı, ve İngiltere İşçi Partili Dostlar Grubu Başkanı Sayın Nilgün Canver yönetti. Konuşmaya İngiltere İşçi Partili milletvekilleri, lordlar, İşçi Partisi Gölge Ekonomi Bakanı, yabancı akademisyenler, bankacılar ve gazeteciler katıldılar. İngiltere'nin dünyaca ünlü saygın düşünce kuruluşu Chatham House'un Türkiye ve Orta Doğu masası şefi de toplantı da hazır bulundu.
Bu konusmamla ilgili yazıyı şu link'de okuyabilirsiniz:
 
 


TEŞVİK PAKETİ CARİ AÇIK PROBLEMİNİ ÇÖZEMEZ

 

 
TEŞVİK PAKETİ CARİ AÇIK PROBLEMİNİ ÇÖZEMEZ
 

Prof. Dr. Vefa Tarhan
 
 
 
Faiz ve döviz değerlerinin yüksek ve düşük olduğu dönemlerde bile cari açığın, üstelik çığ gibi büyüyerek devam etmesi, bu problemin çözümünün standart makro politikalararının ötesinde olduğunu, yapısal bir yaklaşımın gerektiğini göstermekte.  Hükümet de aynı sonuca varmış olmalı ki Haziran 2012'de çözüm için yapısal nitelikli olduğunu sandığı ve bir ithalat ikamesi politikasını temsil eden oluşturduğu Teşvik Paketi politikasını uygulamaya koydu.  Ancak, İş dünyası ve medya tarafından Türkiyede ender görülen derecede yaygın olarak desteklenmesine rağmen, bu yazıda söz konusu politikanın problemi çözemeyeceğini detaylı olarak açıklıyorum. Her şeyden önce, paket istenilen sonuçları verse bile en fazla 'geçici' olan, bu nedenle devamlı olarak yenilenmesi gereken bir program olduğu için 'yapısal' bir yaklaşımı temsil etmemekte.
Ayrıca, paket negatif dişsallıkları da içeriyor. Bunların en zararlısı subvansiyonların, ekonomilerde  kaynak dağılımını en verimli olarak gerçekleştiren relatif fiyat mekanizmasına müdahele etme nitelikleri olduğu için, kaynak dağılımının verimini düşürücü olması. Bu açıdan, paketin yapılacak yatırımın niteliğine, hangi bölgede olduğuna, subvansiyonların niteliğinin ve niceliğinin farklılığı vs. gibi  detayları 'programın çok dikkatli olarak hazırlanmış olduğu' şeklinde yorumlanmakta. Ancak, gerçekte tüm bu detaylar relatif fiyat mekanizmasının işlemesine değişik bir darbeyi temsil ettiği için, benim görüşümce, basit bir subvansiyon politikasına oranla kaynak dağılımını daha da verimsiz hale getiriyor.
Sadece eleştirilerin üretken olduğuna inanmadığım için bir sonraki yazımda cari açık denkleminin ithalat yerine ihracat değişkenine odaklanan bir yapısal önerimin detaylarını paylaşacağım. Bu önerimin cari açığı daraltma konusunda başarılı olma şansını yüksek buluyorum.  Önerimin cari açığa 'kalıcı' bir çözüm getirmesinin ötesinde ekonomi için çok olumlu olan başka özellikleri de var. Bu yazımda ülkenin mukayeseli avantajı olduğuna inandığım sektörlerini belirliyor, ve bu sektör ürünlerinin destek politikasının kaynak dağılımını olumsuz olarak etkileyen subvansiyonlar yerine, zaten devletin yapması gereken alt-yapı yatırımlarını içerdiğini açıklıyorum.  
Bu yazının link'i:     
 

CARİ AÇIK PROBLEMİNE YAPISAL BİR ÇÖZÜM ÖNERİSİ

 

 
CARİ AÇIK PROBLEMİNE YAPISAL BİR ÇÖZÜM ÖNERİSİ
 

Prof. Dr. Vefa Tarhan
 
 
'Teşvik Paketi Cari Açık Problemini Çözemez' başlıklı yazımda, Hükümetin Haziran'da uygulamaya soktuğu programın, ithal ara malı işçilik ağırlıklı da olsa, uzmanlık/teknoloji ağırlıklı da olsa, ithalatı azaltarak cari açığı daraltması mümkün bile olsa, bu etkinin sadece program süresince geçerli olacağını, süre bittiğinde program öncesi duruma dönüleceğini açıklamıştım. Dolayısıyla 'geçici' nitelikli bu etkinin 'kalıcı' olabilmesi için paketin devamlı olarak yenilenmesi gerekeceğini açıklamıştım. Üstelik, diğer ülkeler işçilik-ağırlıklı ürünleri, işçilik maliyetleri daha düşük olduğu için, daha ucuza üretmeye başladıklarında hem programın daha yüksek maliyetli olarak yenilenmesi gerekeceğini, hem de sağlanacak cari açık boyutlu faydanın da azalacağını belirtmistim. Programın, ayrıca, kaynak dağılımını verimsizleştirecek olduğu görüşünü de savunmuştum.
Bu yazımda ülkenin ihracatın ithalattan düşük olmasının ve ihracat/ithalat karşılama oranında zaman içinde bir bozulma trendinin yaşanmakta olmasının nedeninin ülkenin yanlış, yani mukayeseli avantajının olmadığı ürünleri ihraç etmekte olmasının sorumlu olduğu görüşünü savunuyorum. Benim görüşümce ekonominin 4 ana sektörde mukayeseli avantajı var: Tarım, Lojistik, yüksek katma değerli kesimler, ve Turizm. Turizm sektörünün önemi bilindiği ve gereken yatırımlar zaten yapılmakta olduğu için yazımda bu sektöre yer vermedim.
Söz konusu sektörlerde bu gün bile yüksek olan talep ilerde daha da artacağı için bu sektör ürünlerinin desteklenmesinin cari açığa etkisi 'kalıcı' nitelikte.  Ayrıca, bu sektörlerin ürünleri minimum ara malı ithalatını gerektirdiği için önerim, hem ihracatı artırıp hem de ithalatı azaltarak, cari ȃçığı çok daha büyük boyutlu olarak daraltıcı özelliğe sahip. Ek olarak, söz konusu ürünlerin gelir elastikliği düşük. Bu demek oluyor ki bu ürünler, ilerde daha sık, daha şiddetli, daha uzun süreli, daha yaygın olarak yaşayacağımıza inandığım küresel şoklara karşı ekonomide tabii bir savunma mekanizması oluşturacak. Bu sektörlerin desteklenmesi subvansiyonlar yerine, gereken alt-yapı yatırımlarının yapılmasını içerdiği için önerimin, hükümetin programının aksine, kaynak dağılımına olumsuz etkileri de olmamış oluyor.
Bu yazının link'i